Feed on
Posts
Comments

YAZIM KURALLARI - Devam

Ben Atatürk’le üç veya iki defa karşılaştım.
(Burhan Felek)
Ya şevk içinde harap ol ya aşk içinde gönül
Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül!
(Yahya Kemal Beyatlı)

UYARI: Metin içinde tekrarlı bağlaçlardan önce ve sonra virgül konmaz:
Hem gider hem ağlar.
Ya bu deveyi gütmeli ya bu diyardan gitmeli. (Atasözü)
Gerek nesirde gerek nazımda yeni bir söyleyişe ulaşılmıştır.
Siz ister inanın ister inanmayın, bir gün bile durmam.
Ne kız verir ne dünürü küstürür.
UYARI: Cümlede pekiştirme ve bağlama görevinde kullanılan da / de bağlacından sonra virgül konmaz:
İmlamız, lisanımız düzelince lisanımız da kafamız düzelince düzele¬cek, çünkü o da ancak onlar kadar bozuktur, fazla değil!
(Yahya Kemal Beyatlı)
UYARI: Metin içinde -ınca / -ince anlamında zarf-fiil görevinde kulla¬nılan mı / mi ekinden sonra virgül konmaz:
Ben aç yattım mı kötü kötü rüyalar görürüm nedense.
(Orhan Kemal )
Continue Reading »

YAZIM KURALLARI

YAZIM KURALLARI
Büyük Harflerin Yazımı
 Özel adlar büyük harfle yazılır: (yeryüzü, kişi, ülkeler, diller…)
Minik kedisine hep Pamuk diye seslenirdi…
 Kurum ve kuruluş adlarını oluşturan kelimelerin işlek harfleri:
Devlet demir Yollarında…
Milli Eğitim Bakanlığına yazılan…
 Dergi, kanun, eser, gazete, isimlerinin her kelimesi:
Tarihi Galata Köprüsünün…
 Birden çok kelimeden oluşan kişi, yer adlarının ilk harfleri:
Gazi Osman Paşa Mahalle sakinleri…
 Mahalle meydan, bulvar, cadde ve sokak adları:
Bu gün Akdeniz Caddesi’nde…
 Cümlelerin ilk kelimesi büyük yazılır. Nokta, soru, ünlem işaretlerinden sonra gelen her cümlenin ilk harfi:
Dışarı çıktı. Acaba paradan kıymetli olan neydi? Düşündü ama bulamadı.
 Şiirde mısraların ilk kelimesi:
Söz ola kese savaşı,
Söz ola kestire başı,
Söz ola ağulu aşı,
 Mektup başlıklarının ilk kelimesi:
Sevgili yeğenim.
 Levha ve açıklama Yazılarının ilk harfi:
Giriş, Vezne, Müdür…
 İki noktadan sonra bir kimseden alınıp tırnak işareti içinde verdiğimiz sözlerin ilk kelimesinin ilk harfi:
O yıl soğuk ülkelerden gelen biri: “Ne olur beni geri götür.” demiş.
 Gazete ve dergi adlarının her kelimesi büyük harfle başlar:
Genç Kalemler, Resmi Gazete…
 Kitap adları ve yazı başlıklarının her kelimesi büyük harfle başlar. Başlıklarda geçen “ve, ile, ya, veya, ki” bağlaçlarıyla “mi” soru ekleri küçük harfle yazılır.
Bin Bir Gece Masalları, Ali Baba ve Kırk Haramiler…
İsimlerle birlikte kullanılan unvanların da baş harfleri: Sayın Profesör

 Sayılar gerekli görülen yerlerde yazıyla yazılabilir. Bu durumda sayı adları yazıya ayrı ayrı geçirilmelidir:
Pazardan beş kilo patates, üç kilo elma aldım.
Banka işlemlerinde ve parasal işlemlerde araya başka sayı katılmasını önlemek amacıyla sayılar bitişik yazılır:
Birmilyondokuzyüzbin gibi…
Tarihlerin Yazımı
 Bilinen bir tarihi anlatan ay ve gün adları her yerde büyük harfle yazılır:
31 Mart ayaklanması…
 Ay ve gün adları yanlarında sayı olmadan kullanıldıklarında küçük harfle başlayarak yazılır.
Bu yıl şubat ve mart ayları çok soğuk geçti.
 Gün bildiren tarihler aşağıdaki gibi yazılır:
19 Mayıs 1919 – 19.05.1999 – 19 / 05 / 2000
Tarih bildiren sayılardan sonra gelen ekler kesme işaretiyle ayrılır.
23 Nisan 1920′de TBMM açıldı.

Düzeltme İşaretinin Kullanılışı
 Yazılışları birbirine benzeyen, anlamları ayrı birtakım yabancı kelimeleri ayırt etmen için uzun ünlülerin (sesli) üzerinde düzeltme işareti konur:
adet=sayı - âdet=alışkanlık - aşık=küçük kemik - âşık=tutkun…
 Arapça ve Farsça kelimelerde “g” ve “k” ünsüzlerinin (sessiz) ince okunduğunu göstermek için bu ünsüzlerden sonra gelen “a” ve “u” ünlülerinin üzerinde:
dükkân, gâvur, hikâye, kâğıt, kâr, tezgâh, mekân…
Ayrıca Arapça ve Farsça’dan gelen kelimelerde ” l ” ünsüzünün ince olunduğunu göstermek için de bu işaret kullanılır:
ahlâk, evlât, felâket, hilâl, ilâç, ilân, istiklâl, lâle, selâm, sülâle, lâmba, lâhana, plâk, plâj, plân

İkilemelerin Yazımı
 İkilemeler ayrı yazılır:
Baka baka, konuşa konuşa, kem küm, ev bark, soy sop…
 “m” ile yapılan ikilemeler de ayrı yazılır:
Dolap molap, kitap mitap, çocuk mocuk…
 İsmin hâl ekleriyle yapılan ikilemeler de ayrı yazılır:
Baş başa, göz göze, diz dize, yan yana…
 İyelik eki almış ikilemeler de ayrı yazılır:
Boşu boşuna, ucu ucuna, günü gününe…
 İsim ve sıfatları tekrarlayarak yapılan ikilemeler de ayrı yazılır:
Akın akın, ağır ağır, kara kara, çeşit çeşit, uslu uslu…
İkilemeler arasına virgül konmaz:
Ağır ağır konuşursak daha iyi anlaşılır.
Birleşik Kelimelerin Yazımı
 Dilimizde önemli bir yer tutan pekiştirme sıfatları bitişik yazılır:
Apaçık, kapkara, kupkuru, sipsivri, sapasağlam, dümdüz…
 Birleşik kelime durumuna girmiş kelimeler bitişik yazılır:
Babayiğit, dedikodu, delikanlı, gecekondu, kabadayı, yelkovan…
 Ev, ocak ve yurt kelimeleriyle kurulan birleşik kelimeler ayrı yazılır:
Bakım evi, aş evi, radyo evi, sağlık ocağı, öğrenci yurdu, sağlık yurdu…
 Hane kelimesiyle kurulan birleşik kelimeler bitişik yazılır:
Pastahane, hastahane, yatakhane, yemekhane …
 Birleştirmede yer alan kelimeler eski anlamlarını koruyorlarsa bu tür birleşik kelimeler ayrı yazılır:
Kara yolu, gül suyu, kuru üzüm, ay tutulması, balık yumurtası, yıl sonu…
 Yardımcı fiillerle yapılan birtakım birleşik fiiller ayrı yazılır:
Yardım etmek, yol olmak, göç etmek, hayret etmek, gelin olmak…
 Dilimizdeki “af, his, ret, zan” gibi birtakım kelimeler “etmek, olmak, eylemek” yardımcı fiilleriyle birleşirken söylenişlerine uyularak yeni ses alırlar. Bu kelimeler bitişik yazılır:
af + etmek = affetmek, His + etmek = hissetmek…
 “Emir, hüküm, keşif, nakil, kayıp” gibi birtakım kelimeler “etmek, eylemek, olmak” yardımcı fiilleriyle birleşirken ikinci hecelerdeki ünlüleri düşürürler. Bu kelimelerle yapılan birleşik fiiller bitişik yazılır:
emir + etmek = emretmek, kayıp + olmak =kaybolmak…
 “-a, -e, -ı, -i, -u, -ü” ekleriyle yapılan birleşik fiiller bitişik yazılır:
Bakmak + kalmak = bakakalmak
yapmak + bilmek = yapabilmek…
 İki ya da daha çok kelimeden oluşan yerleşim merkezi adları bitişik yazılır:
Karaköy, Dörtyol, Gürgentepe, Tepeköy…
Sıfat ya da isim tamlaması biçiminde oluşmuş ve bu şekilde kalıplaşmış yer adları ve dağ, deniz, ova adları bitişik yazılır:
Kızılırmak, Çukurova, Uludağ, Akdeniz, Ulukışla…
Kuruluş Adlarının Yazımı
 Kurum, kuruluş, işletme, okul, birlik ve derneklerin resmi adlarının her kelimesi büyük harfle başlar:
Devlet Demir Yolları, Türkiye Radyo Televizyon Kurumu, Fatih İlköğretim okulu…
Kurum ve kuruluş adlarında geçen kelimeler cins isim olarak geçtiğinde küçük harfle yazılır:
Hava kuvvetlerinin güçlendirilmesi için…
Demir çelik işletmelerinin…
‘‘De’’ ekinin Yazılışı
 Hal eki olan “de” kelimeye bitişik yazılır. Özel isimlerin sonuna geldiğinde kesme işaretiyle ayrılır. Kendisinden önce gelen kelimenin son ünlüsüne göre büyük ünlü uyumuna uyar.
Ayakta durmaktan canım çıktı.
Otomobil bozulunca yolda kalmışlar.
Yurtta sulh cihanda sulh!
Dolabın anahtarı Ali’de olmalı.
Bağlaç olan “de” ayrı yazılır. Kendisinden önce gelen kelimenin son ünlüsüne göre büyük ünlü uyumuna uyar.
Onları da gördünüz mü?
Kerem de çalışmasını tamamlamış

‘‘Ki’’ ekinin Yazılışı
 Ek olan “-ki” ünlü uyumuna uymaksızın kendinde önce gelen kelimeye bitişik yazılır:
Bu sayfadaki yazıyı okudunuz mu?
 Bağlaç olan “ki” ayrı yazılır:
Olmaz ki!
Böyle de yatılmaz ki!
Atatürk diyor ki: …
“Ki” bağlacı bazı kelimelerle zamanla kalıplaştıkları için bitişik yazılır:
Halbuki, oysaki, sanki, mademki…
‘‘Mi’’ ekinin Yazılışı

Soru eki olan “mi” kendinden önce gelen kelimeden ayrı yazılır. Kendinden önceki kelimenin son ünlüsüne göre ünlü uyumuna uyar. Kendisinden sonra gelen ekler bu eke bitişik yazılır:
Oğlunu işe almadılar mı?
Bitirdiğinde bana verecek misin?
Tahtadaki şekli görüyor musun?
‘‘Yor’’ ekinin Yazılışı
 “-yor” eki ünlü uyumuna uymaz. Eklendiğini fiilin ünlüsünü ince de olsa, bu ekin ünlüsü kalın kalır:
Atatürk Mudanya yolu ile Bursa’ya gidi-yor-du.
gel-i-yor,sür-ü-yor,sev-i-yor,sor-u-yor,görüş-ü-yor…
Fiil kökü ünlü ile bittiğinde, bağlantı ünlüsü almıyor. Ancak sondaki, “-a” sesi “-ı” veya “-u” ya,”-e” sesi “-i” veya “-ü” ye dönüşüyor.
başla + yor __ başlıyor: -a ünlüsü -ı’ ya dönüştü
“İle” ekinin Yazılışı
 “ile” sözü, ünlüyle biten kelimelere ek olarak geldiğinde başındaki “-i” ünlüsü “y”‘ye dönüşür ve büyük ünlü uyumuna uyar:
balta + ile =baltayla - çifte + ile=çifteyle
 III. şahıs iyelik ekinden sonra ek olarak geldiğinde başındaki “-i” ünlüsü “y”‘ye dönüşür, büyük ünlü uyumuna uyar:
annesi + ile = annesiyle -arkadaşı + ile=arkadaşıyla
Ünsüz ile biten kelimelere ek olarak geldiğinde başındaki “-i” ünlüsü düşer ve büyük ünlü uyumuna uyar.
kardeş + ile =kardeşle - ayak + ile =ayakla
“Ken” ekinin Yazılışı

“-ken” (iken) büyük ünlü uyumuna uymaz.; getirildiği kelimenin ünlüleri kalın da olsa, bu ekin ünlüsü ince kalır:
okur + iken = okurken
bakar + iken = bakarken
çalışır + iken =çalışırken
durmuş + iken = durmuşken
Deyimlerin Yazılışı

Deyimler birden çok kelimeden oluşan, gerçek anlamlarından ayrı bir anlamı bulunan kelime gruplarıdır.
Deyim ya da deyim niteliği taşıyan kelimeler ayrı yazılır:
Can kulağıyla dinlemek.
Canını dişine takmak…
NOKTALAMA İŞARETLERİ
Duygu ve düşünceleri daha açık ifade etmek, cümlenin yapısını ve duraklama noktalarını belirlemek, okumayı ve anlamayı kolaylaştırmak, sözün vurgu ve ton gibi özelliklerini belirtmek üzere noktalama işaretleri kullanılır.
Noktalama işaretlerinden nokta, virgül, noktalı virgül, iki nokta, üç nokta, soru, ünlem, tırnak işaretleri, ayraç ve kesme ait oldukları kelimelere bitişik olarak yazılır ve kesme dışındaki işaretlerden sonra bir harf boşluğu ara verilir.
Nokta ( . )
1. Cümlenin sonuna konur: Türk Dil Kurumu, 1932 yılında kurulmuştur.
Saatler geçtikçe yollara daha mahzun bir ıssızlık çöküyordu.
(Reşat Nuri Güntekin)
2. Bazı kısaltmaların sonuna konur: Alb. (albay), Dr. (doktor), Yrd. Doç. (yardımcı doçent), Prof. (profesör), Cad. (cadde), Sok. (sokak), s. (sayfa), sf. (sıfat), vb. (ve başkası, ve benzeri, ve bunun gibi), Alm. (Almanca), Ar. (Arapça), İng. (İngilizce).
3. Sayılardan sonra sıra bildirmek için konur: 3. (üçüncü), 15. (on beşinci); II. Mehmet, XIV. Louis, XV. yüzyıl; 2. Cadde, 20. Sokak, 4. Levent.
UYARI: Arka arkaya sıralandıkları için virgülle veya çizgiyle ayrılan rakamlardan yalnızca sonuncu rakamdan sonra nokta konur: 3, 4 ve 7. maddeler; XII – XIV. yüzyıllar arasında.
4. Bir yazının maddelerini gösteren rakam veya harflerden sonra konur:
I. 1. A. a.
II. 2. B. b.
5. Tarihlerin yazılışında gün, ay ve yılı gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur: 29.5.1453, 29.X.1923.
Tarihlerde ay adları yazıyla da yazılabilir. Bu durumda ay adların¬dan önce ve sonra nokta kullanılmaz: 29 Mayıs 1453, 29 Ekim 1923.
6. Saat ve dakika gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur: Tren 09.15′te kalktı. Toplantı 13.00’te başladı.
Tören 17.30′da, hükûmet daireleri kapandıktan yarım saat sonra başlayacaktır. (Tarık Buğra)
7. Bibliyografik künyelerin sonuna konur:
Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, TDK Yayınları, Ankara, 1960.
8. Beş ve beşten çok rakamlı sayılar sondan sayılmak üzere üçlü gruplara ayrılarak yazılır ve araya nokta konur: 326.197, 49.750.812, 28.434.250.310.500.
9. Matematikte çarpma işareti yerine kullanılır: 4.5=20
Virgül ( , )
1. Birbiri ardınca sıralanan eş görevli kelime ve kelime gruplarının arasına konur:
Fırtınadan, soğuktan, karanlıktan ve biraz da korkudan sonra bu sı¬cak, aydınlık ve sevimli odanın havasında erir gibi oldum.
(Halide Edip Adıvar)
Sessiz dereler, solgun ağaçlar, sarı güller
Dillenmiş ağızlarda tutuk dilli gönüller
(Faruk Nafiz Çamlıbel)
Zindana atılan mahkûmlar gibi titreşerek, haykırarak geri geri kaçmaya uğraşıyorduk.
(Hüseyin Rahmi Gürpınar)
2. Sıralı cümleleri birbirinden ayırmak için konur: Bir varmış, bir yokmuş.
Umduk, bekledik, düşündük. (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)
Fakat yol otomobillere yasak olduğundan o da herkes gibi tramvaya biner, kimse kendisine dikkat etmez.
(Falih Rıfkı Atay)
3. Cümlede özel olarak vurgulanması gereken ögelerden sonra konur:
Binaenaleyh, biz her vasıtadan, yalnız ve ancak, bir noktainazardan istifade ederiz.
(Mustafa Kemal Atatürk)
4. Uzun cümlelerde yüklemden uzak düşmüş olan ögeleri belirtmek için konur:
Saniye Hanımefendi, merdivenlerde oğlunun ayak seslerini duyar duymaz, hasretlisini karşılamaya atılan bir genç kadın gibi, koltuğundan fırlamış ve ona kapıyı kendi eliyle açmaya gelmişti.
(Yakup Kadri Karaosmanoğlu)
5. Cümle içinde ara sözleri ve ara cümleleri ayırmak için konur:
Şimdi, efendiler, müsaade buyurursanız, size bir sual sorayım.
(Mustafa Kemal Atatürk)
6. Anlama güç kazandırmak için tekrarlanan kelimeler arasına konur:
Akşam, yine akşam, yine akşam,
Göllerde bu dem bir kamış olsam! (Ahmet Haşim)
Kopar sonbahar tellerinden
Derinden, derinden, derinden
Biten yazla başlar keder musikisi (Yahya Kemal Beyatlı)
7. Tırnak içinde olmayan aktarma cümlelerinden sonra konur: Datça’ya yarın gideceğim, dedi.
Şehirde ilk önce hükûmet doktoruyla karşılaştım.
– Bugünlerde başımı kaşımaya vakit bulamıyorum, dedi.
(Reşat Nuri Güntekin)
8. Konuşma çizgisinden önce konur:
Bahçe kapısını açtı. Sermet Bey’e,
– Bu anahtar köşkü de açar, dedi. (Ömer Seyfettin)
9. Kendisinden sonraki cümleye bağlı olarak ret, kabul ve teşvik bil¬diren hayır, yok, evet, peki, pekâlâ, tamam, olur, hayhay, başüstüne, öyle, haydi, elbette gibi kelimelerden sonra konur: Peki, gideriz. Olur, ben de size katılırım. Hayhay, memnun oluruz. Haydi, geç kalıyoruz.
Evet, kırk seneden beri Türkçe merhale merhale Türkleşiyor.
(Yahya Kemal Beyatlı)
10. Bir kelimenin kendisinden sonra gelen kelime veya kelime grup¬larıyla yapı ve anlam bakımından bağlantısı olmadığını göstermek ve anlam karışıklığını önlemek için kullanılır:
Bu, tek gözlü, genç fakat ihtiyar görünen bir adamcağızdır.
(Halit Ziya Uşaklıgil)
Bu gece, eğlenceleri içlerine sinmedi.
(Reşat Nuri Güntekin)
11. Hitap için kullanılan kelimelerden sonra konur:
Efendiler, bilirsiniz ki hayat demek, mücadele, müsademe demektir.
(Mustafa Kemal Atatürk)
Sayın Başkan,
Sevgili Kardeşim,
Değerli Arkadaşım,
12. Sayıların yazılışında, kesirleri ayırmak için konur: 38,6 (otuz se¬kiz tam, onda altı), 25,33 (yirmi beş tam, yüzde otuz üç), 0,45 (sıfır tam, yüzde kırk beş).
13. Bibliyografik künyelerde yazar, eser, basımevi vb. maddelerden sonra konur:
Falih Rıfkı Atay, Tuna Kıyıları, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1938.
Yazarın soyadı önce yazılmışsa soyadından sonra da virgül konur:
Ergin, Muharrem, Dede Korkut Kitabı, Ankara, 1958.
UYARI: Metin içinde ve, veya, yahut bağlaçlarından önce de sonra da virgül konmaz:
Nihat sabaha kadar uyuyamadı ve şafak sökerken Faik’e bol teşek¬kürlerle dolu bir kâğıt bırakarak iki gün evvelki cephe dönüşü kıyafeti ile sokağa fırladı. (Peyami Safa)

19 MAYIS’IN ANLAMI

19 MAYIS’IN ANLAMI
PROF.DR. DURSUN ALİ AKBULUT (*)

Türk Tarihinde kutlanması gereken günler vardır. Bunlardan biri 19 Mayıs 1919′dur. 19 Mayıs 1919 Anadolu’da yeni Türk Devleti’nin fiilen temellerinin atıldığı gündür ve Türkiye Cumhuriyeti tarihimizin başlangıcıdır. Yüce Önder Atatürk’ün Büyük Nutkunu bu olayla başlatması, doğum gününü soranlara 19 Mayıs’ı işaret etmesi bunun kanıtı sayılmalıdır. 19 Mayıs’ın millî bayram olarak ilân edilmesi bu yargıyı daha da pekiştirmektedir. Atatürk, gerek Millî Mücadele döneminde, gerekse Cumhuriyet döneminde yurdumuzun birçok şehrini ziyaret etti. Bu ziyaretler, o şehirlerin mahallî övünç günleri olarak kutlandığı halde sadece 19 Mayıs yasa ile millî bayram kabul edildi.
Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra Mustafa Kemal Paşa, 13 Kasım 1918′de İstanbul’a geldi. İstanbul’da yaklaşık altı ay kaldı. Bu süre içerisinde vatanın kurtuluşu için çeşitli girişimlerde bulundu. Padişahla birkaç kez görüştü ve ona bu konuda düşüncelerini aktardı. Güçlü bir hükûmetin kurulması için çaba gösterdi. Basın yoluyla geniş kitleleri bilgilendirmeye, halkı aydınlatmaya çalıştı. Kurtuluşa giden yolun temel ilkelerini yine bu dönemde ortaya koydu. Bunları çok yakın arkadaşlarına anlattı. Böylece Millî Mücadeleden yana az sayıda, fakat etkin bir grup oluşturmayı başardı. Millî Mücadele Anadolu’dan başlatılacaktı. Bunun için öncelikle birer görevle Anadolu’ya geçilecek, mecbur kalınmadıkça görev terkedilmeyecek, görevi bırakmak gerektiğinde asla İstanbul’a dönülmeyecek, çalışmalar gayrî resmî bir tarzda sürdürülecekti. Samsun’dan başlayan süreçte, onun tutum ve davranışları izlenecek olursa bütün bu prensiplere bağlı kaldığı görülecektir. Başlangıçta kendisiyle birlikte Millî Mücadeleye atılan arkadaşları arasında, zorunlu olmadıkları halde İstanbul’dan verilen emirlere hemen uyarak görevini bırakanları, bununla kalmayıp İstanbul’a dönenleri, söz konusu prensiplere aykırı davrandıkları için Nutuk’ta ağır bir biçimde eleştirmektedir. Yüce Önder’i diğerlerinden ayrı ve üstün kılan, azmi, iradesi, kararlılığı, milletine sevgisi ve güveni, zafere olan mutlak inancıydı. Dokuzuncu Ordu Kıtaatı Müfettişliğine atandıktan sonra, heyecanla Harbiye Nezareti’nden çıkarken, “kafes açılmış, önünde geniş bir âlem, kanatlarını çırparak uçmağa”(1) hazırlanıyordu. Oldukça sıkıntılı, zahmetli bir yolculuktan sonra,Samsun’da milletiyle kucaklaştı.
Samsun, mülkî taksimatta doğrudan Dahiliye Nezareti’ne bağlı Canik Sancağı’nın merkez ilçesiydi. Karadeniz kıyısındaki bu şirin kasaba, Birinci Dünya Savaşı’nın yükünü taşıyan yerlerden biriydi. Genel savaş sırasında özellikle Rus istilâsına uğrayan Türk topraklarından göç eden çok sayıda insan buraya gelmiş, kasabanın rengi, havası birden bire değişmiş, yeni gelenlerin barındırılması sıkıntılar yaratmıştı. Bunlar bir yana, Samsun aynı zamanda Pontusçu faaliyetlerin yoğun olduğu bir yerdi. Karadeniz’de dolaşmakta olan İtilâf donanmasından, Yunan savaş gemilerinin varlığından cesaret alan ve Samsun Rum metropoliti Germanos tarafından örgütlenen Pontus çeteleri sokaklarda dolaşıyor, asayişi ihlâl ediyor, köylere baskınlar düzenliyor, evleri, binaları ateşe veriyor ve korumasız Türkleri öldürüyorlardı. 9 Mart 1919′da Samsun’a çıkarılan 200 kişilik İngiliz birliği, Pontus çetelerini büsbütün şımarttı. Mütakerenin bozulacağı endişesiyle güvenlik kuvvetleri ya kullanılamıyor, ya da asayişsizliği önlemede yetersiz kalıyordu. Bu durumda sırf nefs-i mûdafaa için Türkler de harekete geçince, bu zamana kadar Pontus çetelerinin terör faaliyetlerini seyreden İngilizler, seslerini yükselttiler ve 21 Nisan 1919′da Osmanlı Hükümeti’ne bir nota vererek Orta Karadenizde Türklerin hırıstiyanları katlettiklerini bildirdiler, bunun önüne geçilmediği takdirde bölgenin işgal edileceği tehdidinde bulundular. Esasında olay bunun tam aksineydi. İngilizler gerçekleri tahrif ederek, Pontusçuları korumayı ve karışıklıkların devamını amaçlıyorlar bölgeyi işgal etmek için bahane arıyorlardı. İstanbul Hükümeti hemen bölgeye yetkili birini göndermek için kolları sıvadı. Derinlemesine bir araştırmadan sonra Mustafa Kemal Paşa üzerinde mutabakat sağlandı. Çünkü O, ikinci meşrutiyetin çalkantılı döneminde siyasete bulaşmamış, girdiği bütün savaşlarda zafer kazanmış başarılı bir kumandandı. İşte bu noktada Mustafa Kemal Paşa ile Samsun’un dolayısıyla bütün Anadolu’nun ve Türk Milletinin kader çizgisi kesişiyordu. O büyük insan, sebatla, inançla, doğru bildiği yoldan ayrılmadan Türk Milletinin geleceğini kurtaran kahraman oldu.
Mustafa Kemal Paşa’ya asayişsizliğe neden olan olayları tayin ve tespit ile bunların ortadan kaldırılmasının yanında daha başka görevler ve görevin gerektirdiği yetkiler de verilmişti. Atatürk, söz konusu yetkilerini değerlendirirken, bunları çok fazla bulduğunu ve İstanbul Hükümeti’nin bilerek, anlayarak bunları kendisine vermediğini belirtmektedir. Aynı günlerde ve daha sonra Anadolu’ya bir kısmı şehzadelerin başkanlığında olmak üzere heyetler gönderildi. Bunlar da önemli yetkilerle donatıldılar. Nasihat Heyetleri, Tahkik Heyetleri,Teftiş Heyetleri adı altında Anadolu’da dolaşan bu kurulların da vatanın kurtuluşu yolunda büyük sonuçlar elde edecekleri bekleniyordu. Basın, bu beklentilere tercüman oluyor, heyetler hakkında geniş bilgiler veriyor, gittikleri yerlerde karşılanmalarından her türlü faaliyetlerine kadar hemen her konuda kamuoyunu aydınlatıyor, hadiseyle birinci derecede alâkadar oluyordu. Halbuki Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya gönderilmesi İstanbul basınında çok az ve sadece haber niteliğinde yer almaktaydı. Bu da kimden ve ne ölçüde sonuç beklendiğinin bir göstergesi sayılmalıdır.?u halde esas olan görev ve görevin gerektirdiği yetkiler değil, yetkileri yerinde ve zamanında tam bir liyakatla kullanmak, mutlak zafere ulaşabilmektir. Mustafa Kemal Paşa’nın başarı sırlarından biri de budur.
19 Mayıs, sadece Türk millî kurtuluş hareketinin başlangıcı olmakla kalmadı, yeni Türk devletinin çağdaş değerlerle milletler ailesi içerisinde yerini almasını da sağladı. Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıktığı andan itibaren zihnini meşgul eden problem millet iradesinin devlet hayatımıza yansıtılmasını sağlamaktı. Hatta denilebilir ki bunu kurtuluşun önüne koymuş millî mücadelenin vaz geçilemez ilk şartı saymıştı. 19 Mayıs’ı izleyen günlerde yapmış olduğu yazışmalardaki terminolojiye bakılacak olursa, bu açıkça görülür. İzmir söz konusu olduğunda “ordu ve millet bu işgalî tanımayacaktır” derken bunu kastediyordu. Samsun’dan Kâzım Karabekir Paşa’ya çektiği telgrafta “millet ve memlekete medyûn olduğumuz en son vazife-i vicdaniye”den amacı da buydu. Kurtuluş mücadelesi ancak milletle birlikte kazanılabilirdi. Milletle kazanılan mücadeleyi, yine milletle taçlandırmak lâzımdı. Yayın hayatına başlamalarına öncülük ettiği ilk iki gazeteden biri İrade-i Millîye, diğeri Hakimiyet-i Millîye adını taşıyordu. Bu değerler ve kavramlardır ki onu Türk Milletinin kalbinde “milletin kurtarıcısı”, “devletin kurucusu” payesine yükseltmiştir.

(*) On Dokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi.
(1)Falih Rıfkı Atay, Atatürk’ün Bana Anlattıkları, İstanbul 1955, s.115.

ACIMAK

KONU :ROMAN ÖZETİ

ROMAN ADI :ACIMAK

YAZAR ADI :REŞAT NURİ GÜNTEKİN

KAYNAK :YENİ TÜRK ANSİKLOPEDİSİ CİLT/3

ACIMAK

Zehra öğretmen kasabanın en tanınan kişisiydi. İnsanlar ona çok güveniyordu.Çocuklarını onun mektebine göndermek için çabalıyorlardı.O, insanların gözünde en iyi muallimdi. Maarif müdürünün arkadaşı Şerif Halil Bey bir gün Zehra muallime bir haber getirdi. Zehra hanımın babası Mürşit Bey, ölmek üzereydi. Zehra hanım tereddüt ederek o Zehra’nın kendisi olmadığını iddia etti. Maarif Müdürü kasabada başka Zehra adlı kimsenin olmadığını belirtince Zehra hanım konuyu değiştirmek istedi. Konuyu değiştirmeden önce hastanın sağlığını da öğrendi. Maarif Müdürü ve arkadaşı Şerif Halil Bey durumu fark etmişlerdi.
Aradan birkaç hafta geçmişti. Şerif Halil Bey Zehra’yı yanına çağırarak babasının durumunun daha da kötüleştiğini belirtti. Zehra ise babasının yanına gitmeyeceğini, babasının ailesine çektirdiği çileleri ağlayarak anlattı. Sonra da hızlıca odadan çıktı. Öğle olmuştu. Şerif Halil Bey öğle yemeğini yemek için aşağı inerken elinde küçük bavuluyla Zehra’yı gördü. Zehra gitmeye karar vermişti. Saat iki de kalkan trene bindi, yola çıktı. Zehra yolda ;aklına babasıyla yaşadığı anıları getiriyordu. Babasının ailesine verdiği korkulu anlar geliyordu aklına. İstanbul’a geldiğinde onu babasının komşusu istasyondan almıştı. Yaşlı adam yol boyunca Mürşit efendinin nasıl bir hayat sürdüğünü anlatıyordu. Nasıl öldüğünü, evinde ona babasının komşusunun karısı ve yanındaki kadının nasıl baktığını anlatıyordu. Babasının öldüğü sırada Zehra henüz yoldaydı. Mürşit efendi Zehra gelmeden iki saat evvel ölmüştü. Son nefesinde bile Zehra’yı sayıklamıştı. Yanındaki kadınlar Mürşit efendinin bu durumuna dayanamayıp Ona ait olan bir sandık bulmuşlardı. Sandıkta Zehra’ya ait birkaç bez parçası bulup Mürşit efendiye vermişler.Zavallı adam bunları koklayarak ölmüş. Zehra bunları dinlerken çok sinirliymiş. Zehra’nın bu durumu evdekilerin hiç hoşuna gitmemişti. Akşam yemeğinden önce Zehra’ya babasının sandığını gösterdiler. Zehra bu sandığı kabul etmedi. Akşam yemeğinde de gayet sakin davranması yaşlı komşuyu sinirlendirdi. Adam açık açık Zehra’ya bunu anlattı.Zehra ise aynı tavrı yeniliyordu. Zehra eve geldiğinde babasının bulunduğu odaya girmişti. Fakat yatan ölünün kapalı yüzüne bile bakmamıştı.Bu da evdekileri düşündürüyordu. Zehra kendisine hazırlanan odaya girmişti. Odada kabul etmediği sandıkta vardı. Zehra bütün gece uyuyamıyordu aklına sürekli babasıyla yaşadığı anılar geliyordu. Ona göre ablası Feriha babasının yüzünden ölmüştü. Annesi ve büyükannesi onun yüzünden çok acı çekmişti. Babasından nefret ediyordu. Onu hiç sevmiyordu. Bir ara aklına sandık geldi. Babasının sandığının içinde ne olduğunu merak ediyordu. Yatağından kalktı sandığa doğru yürüdü,sandığı açtığında birkaç parça elbise ve küçük kilitli bir kutu buldu.Kutunun kilidini kırınca içinden bir defter ve küçük eşyalar çıktı. Defteri alıp ilk sayfasını açtı, sayfanın ortasında güzel bir yazıyla “hatıra defterim” yazıyordu. Zehra çok şaşırmıştı.

HATIRA DEFTERİM

Mürşit Bey yazdığı ilk tarihte diplomasını almıştı.Mesleğine atılmak için sevincini ve sabırsızlığını yazıyordu.
Başka bir tarihte Sivas iline maiyet memuru olarak atandığını yazıyordu. Diploma almasından iki ay bile geçmemesine rağmen diğer arkadaşlarının arasından ilk tayin edilen kişiydi. Sivas’a geldiğinde hastaydı fakat bunu bahane ederek işten ayrılmak istemiyordu. Daha kalacak yeri bile belli değildi. Yinede işine devam etti.
Zehra defteri okumaya devam ederken önüne birkaç yırtık sayfa çıktı, fakat Zehra hanım bu yırtık sayfaları okuma gereği duymadı.Mürşit Bey bir arkadaşının büyük bir yardımı ile oda tutmuştu. Nasıl çalışacağına dair bir program hazırladı. Odanın orta yerinde bulunan mermer tezgahın üzerine çalışma programının maddelerini yazdı.
Bir başka tarihte en çok istediği kaymakamlık mertebesine yükseldi. Fakat kaymakam olduğu yer çok kirliydi, su olmadığı için çocuklar birer birer ölüyordu. Küçük bedenlerinin bulunduğu tabutlar penceresinin önünden geçerken görevini yerine getiremediğini düşünüyordu. Kasabaya su getirdi ve başka bir kasabaya tayini çıktı.
En sonunda bekarlıktan kurtuluyordu. Karısı daha küçüktü ama kaynanası bir melekti. Bir dediklerini iki etmiyordu. Fakat birgün ikisinin de ona yalan söylediklerini yakın bir dostundan öğrendi. Fakat o zaman İstanbul’a taşınacaklardı. Dostundan para alırken bunları Mürşit’e anlattı. İnanmak istemedi, ama Mürşit’e söyledikleri yalanlar birer birer ortaya çıkınca zaten yavaş yavaş fakirleşiyorlardı. Mürşit Bey ayrılmak istiyordu fakat iki kızları vardı.
Yalanlarından dolayı kendisini içkiye veren Mürşit Bey ailesi için hırsızlık yapıyordu. Bazen hırsızlık yaparken yakalanıyordu, küçümseniyordu, girdiği işlerden kovuluyordu.
Ailesinin ona söylediği en büyük yalanı öğrenince karısını ve kaynanasını öldürecek kadar sinirlenmişti. Karısı karşı komşuyla sevişiyordu. Kaynanası kızının bu davranışına katılmıyordu. Fakat kızı onu intihar etmekle tehdit ediyordu.Birkaç aydır iş bulamayan Mürşit Efendi’ye karısının aşığı, yani karşı komşusu iş vermişti. Mürşit Efendi birgün çekmeceden bir dosya ararken karısına gelen aşk mektuplarını bulmuştu. Mektupları karısının aşığına gösterip adamla dövüştükten sonra adam onu işten attı.
Mürşit kaynanasına kızdı ve bir daha böyle bir şey yapmamalarını söyledi. Defter burada bitiyordu.
Zehra babasının annesi ve büyükannesinin elinden çektiklerini öğrenince babasının bulunduğu odaya giderek babasının elini ayağını öptü ve ağladı. Artık acımanın ne olduğunu öğrenmişti.

OLAYIN KAHRAMANLARI: Zehra,Annesi, Babası, Büyükannesi
OLAYIN ANAFİKRİ :Acıma duygusu olmayan bir kimsenin yaşanmış kötü olaylardan dolayı acıma duygusunu öğrenmesi.
YAZARIN HAYATI
REŞAT NURİ GÜNTEKİN
1889 Yılında İstanbul’da doğmuştur ve1956 yılında Londra’da ölmüştür. Ünlü roman, hikaye ve tiyatro yazarıdır. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyat bölümü mezunudur. Öğretmenlik, müfettişlik, milletvekilliği ve Paris Kültür Ateşliği gibi görevlerde bulunmuştur.
Hikaye ve tiyatro türlerinde eser vermiş, olan Reşat Nuri , asıl şöhretini romanlarıyla ve bilhassa Çalıkuşu romanıyla yapmıştır. Bu romanda ülkücü aydın bir genç kız tipi olan İstanbullu Feride, kültürlü, ahlaklı, fazileti ve şefkatiyle, önceleri kendisine birazda şüpheyle bakan bu insanlarla kaynaşmayı başarmıştır. Bu bakımdan Çalıkuşu romanı, yazarını gölgede bırakan bir şöhret kazanmıştır. Feride Anadolu’ya ışık götürecek genç öğretmen hanımlarının örnek tipi haline gelmiştir.
Reşat Nuri, realist(gerçekçi) bir romancımızdır.Batı’dan aldığı teknikle yerli olay ve şahısları anlatmıştır. Memleketimizin çeşitli yerlerinde, toplumun çeşitli zümre ve tabakalarına mensup insanlar arasında geçen acı-tatlı hayat sahnelerini eserlerinde canlandırmıştır. Canlı, renkli ve tesirli bir üslubu vardır. Dili akıcı, temiz bir İstanbul Türkçesidir. Eserleri görgü ve tecrübeye dayanmaktadır.
Bütün büyük ve hakiki romancılar gibi, Reşat Nuri de gerek Anadolu gerçeklerine, gerekse üzerinde durduğu diğer mesleklere gerçekleri saptıran peşin hükümlü bir gözle bakmamıştır. İnsanı insan olarak ele almış, objektif bir gözlem ve değerlendirmeye tabi tutmuştur.
ESERLERİ: Çalıkuşu, Dudaktan Kalbe, Akşam Güneşi, Acımak, Damga, Kızılcık Dalları, Eski Hastalık, Miskinler Tekkesi, Anadolu Notları 1-2, Yaprak Dökümü, Ateş Gecesi, Bir Kadın Düşmanı, Gökyüzü, Değirmen, Yeşil Gece, Olağan İşler, Gizli El, Haberlerin Çiçeği, Sönmüş Yıldızlar, Tanrı Misafiri, Kan Davası, Kavak Yelleri, Leyla İle Mecnun, Son Sığınak, Hançer, Hülleci, Bir Köy Öğretmeni, Balıkesir Muhasebecisi, Tanrı Dağı Ziyafeti, Eski Şarkı, Hz. Muhammed’in Hayatı, Kahramanlar, Don Kişot, Yabancı, Atlı Adam, Bir Fakir Delikanlı, La Dam O Kamelya, Evham, Hakikat, İtiraf,

Hececiler

“HECECİLER” adıyla anılan, Hecenin Beş Şairi [Orhan Seyfi (Orhon) 1890-1972; Halit Fahri (Ozansoy) 1891-1971; Enis Behiç (Koryürek) 1891-1949; Yusuf Ziya (Ortaç) 1895-1967; Faruk Nafiz (Çamlıbel)1898-1973] İkinci meşrutiyet dönemindeki Milliyetçilik ve Türk halkını bir araya toplama sürecinde ortaya çıkmış; yurt sevgisini dile getiren hece ölçüsüylüe şiirler yazarmışlardır. “Konuşulan güzel Türkçeyi yazı diline geçirerek yeni ve büyük davayı kazanan ve kazandıranlar” olarak nitelendirilen Hececiler; Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin’lerin başlattıkları “Yeni Lisan” anlayışının etkisiyle, Osmanlıcadan arınan bir dille şiir yazamaya yöneldiler. Ulus/ulusçuluk bilincini sürekli ön planda tutmuşlardır.

Beş Hececiler Hareketi, aruzla yazanlara bir tepkiydi, biçimde ve içerikte sadeliği getirdi. Bu işlevlerinden öte, bir rejimin sorunlarını da tartışmaya yönelmişlerdir.

HALİT FAHRİ OZANSOY

20.yy şair ve yazarlarından Halit Fahri Ozansoy, 12 Temmuz 1891 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Mekteb-i Sultanî (Galatasaray Lisesi)’yi bitirerek, 1916 yılında sınavla Muğla Lisesi’ne edebiyat öğretmeni oldu. İki yıl kadar Muğla ve Konya’da çalıştıktan sonra 1956 yılında emekli oluncaya kadar kırk yıl süreyle İstanbul’da pek çok okulda edebiyat öğret-menliği yaptı.
İlk şiirleri lisede öğrenciyken Rübap (1912) ve Şebal (1912-1913) dergilerinde çıkan Halit Fahri, 1914-1918 yılları arasında adını aruz şiirleriyle duyurmuş, sonra Yeni Mecmua’da ard
arda hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerini yayımlayarak Hecenin Beş Şairi’nden biri olmuştur.
Nedim adında 18 sayı süren haftalık bir dergi çıkarmış; kendisinin, Reşat Nuri, Faruk Nafiz, Selahattin Enis gibi şair ve yazarların ilk yazıları bu dergide yayımlanmıştı.
Sonraki şiirleri en çok Hayat, Ayda Bir, Serveti Fünun-Uyanış (derginin yazı işleri müdürlüğünü de yapmıştır.), Çınaraltı, Varlık, Hisar dergilerinde basılmıştır.
Eserlerinde objektif tasvirlerle sübjektif sıfatlar arasında bir denge vardır.
Şiirlerinde çoğunlukla egzotik sahnelere, masal alemlerine, hüzün ve melankoli gibi bireysel duygulara, aşk ve ölüm temalarına rastlanan Halit Fahri, 23 Şubat 1971 yılında seksen yaşında da vefat etmiştir.
11 şiir kitabı, sonuncusu düz yazı 8 oyunu, 2 romanı, 3 anı kitabı olan şairin,; çeviri ve roman oyunlarının; batı edebiyatı üzerinde inceleme sayısı 50’ye yakındır.

ESERLERİ

Şiir Kitapları
Rüya (1912)
Cenk Duyguları(1917)
Efsaneler(1919)
Zakkum (1920)
Bulutlara Yakın (1920)
Gülistanlar Harabeler (1922)
Paravan (1929)
Balkonda Saatler(1931)
Sulara Dalan Gözler (1936)
Hep Onun İçin (1962)
Sonsuz Gecelerin Ötesinde (1964)
Romanları
Sulara Giden Köprü (1939)
Aşıklar yolunun Yolcuları (1939)
Oyunları
Baykuş (1916)
İlk şair (1923)
Sönen kandiller (1926)
Nedim (1932)
On yılın Destanı (1933)
Hayalet (1936)
Bir dolaptır dönüyor (1958)
İki Yanda (1970)

VATAN DESTANI

O kadar dolu ki toprağın şanla,
Bir değil, sanki bin vatan gibisin,
Yüce dağlarına çöken dumanla,
Göklerde yazılı destan gibisin

Hep böyle bulutlar, içinde başın,
Hilali kucaklar her vatandaşın
Geçse de asırlar, tazedir yaşın.
O kadar leventsin fidan gibisin.

Çiçeksin bayılır kuşlar kokundan,
Her dalın bir yay, ki zümrüt okundan.
Müjdeler fısıldar Ergenekon’dan
Bu sese gönülden hayran gibisin

Ey bütün cihana bedel Türk eli,
Açtır cenklerin yoktur evveli,
Tarih bir nehir ki çoşkundur seli,
Sen ona nisbetle umman gibisin

Bir yandan hep böyle taştın köpürdün,
Bir yandan cefall bir ömür sürdün,
Fakat ne derece ezildinse dün,
Şimdi yine tunçtan kalkan gibisin.

Yeni bir ay ördün al bayrağına,
Girdin en sonunda irfan bağına;
Medeni hayatın nur ırmağına,
Ezelden susamış cihan gibisin.

ŞADIRVANLAR

1
Musluklarında ince bir aheng-i şir’-i şuh
Mermer sütunlarında güvercinler ağlaşır,
Baygın cıvıldaşır,
Munis şırıltılarla akar musiki-i ruh

2
Ra’şan ezanların uzanır aks-i nalişi,
Sessiz, boş avlularda küçük kumrular gezer
Durgun minareler
Dinler şırıltılardaki eş’ar-ı cuşişi.

4
Hulyalı servilerden uçar hasta bir reca,
Yorgun pırıldaşır, der-i mescidde hep sarı
Kandil ziyaları,
Abdest alır şadırvanların altında bir hoca…

5
musluklarında ince bir aheng-i şi’r-i şuh
mermer sutunlarında güvercinler ağlaşır,
baygın cıvıldaşır,
munis şırıltılarla akar musik-i ruh….

YUSUF ZİYA ORTAÇ

20 yy şair ve yazarlarından Yusuf Ziya, 23 Nisan 1895 tarihinde İstanbul’da doğdu.
Vefa İdadisi’ni bitirdikten sonra sınavla kazandığı İzmit Sultanisi’nde başladığı edebiyat öğretmenliğine sonradan istambul’da yabancı okullarda devam etti.
1946-1950 yılları arasındaki Ordu Milletvekilliği görevinden sonra Orhan Seyfi Orhon’la birlikte yayımladıkları Akbaba adlı gülmece dergisine geri döndü.
Bir yarışmada birincilik kazanan ilk şiiri Kehkeşan dergisinde çıkmıştır; ardından Büyük Mecmua, İnci, Serveti Fünun, Şair, Türk Yurdu gibi dergilerde yazmıştır.
Mizah, şiir ve yazılarına Diken dergisinin ilk sayılarında başladı. Diken dergisinin her sayı-
sında (1918-1920) Çimdik imzasıyla çoğu kez ikişer manzumesi yer almış; bu türdeki çalışmalarına ölümüne kadar Akbaba Dergisi’nde devam eden Yusuf Ziya edebiyat tarihimize Hecenin Beş Şairi’nden biri olarak geçmiştir.
Binnaz (1919) oyunu, tiyatro tarihimizde heceyle yazılmış sanat değeri üstün, başarılı ilk manzum piyes kabul edilir.
Düz yazılarında da Türkçesi’nin sağlamlığı ve kıvraklığıyla bir üslup ustası olan Ortaç, 11 Mart 1967 tarihinde İstanbul’da kalp krizi sonucu vefat etmiştir.

30’u aşkın eseri bulunmaktadır.
Şiir Kitapları
Akından Akına (1916)
Cenk Ufukları (1917)
Âşıklar Yolu (1919)
Yanardağ (1928)
Bir Selvi Gölgesi (1938)
Kuş Cıvıltıları (1938, çocuk şiirleri)
Bir Rüzgâr Esti (1962)
Oyunlar
Binnaz(1919)
Name (1919)
Nikahta Keramet (1923)
Romanları
Göç (1943)
Üç Katlı Ev (1953)
Gezi Yazıları : Göz Ucuyla Avrupa (1958)
Edebiyat-basın anıları : Portreler (1960), Bizim yokuş (1966)
Biyografi-roman : İsmet İnönü (1946)
Fıkraları :
Beşik (1943)
Ocak (1943)
Sarı Çizmeli Mehmet Ağa (1956)
Gün Doğmadan (1960)

ANAHTAR

Bulsam, bir sihirli anahtar bulsam,
Açsam göğün mavi kapılarını.
Bir samanyolundan geçip dolaşsam
Yıldızların altın yapılarını!
….

Bulsam, bir sihirli anahtar bulsam,
Toprak kilidini açsam dünyanın,
Çözsem düğüm düğüm muammasını
Ölüm denen sonsuz, büyük rüyanın!

Gelse bahçe bahçe mevsimler dile,
Ağaçlar, çiçekler konuşsa biraz:
Kimdir şu dallarda kızıl gülleri
Böyle alev alev yakan sihirbaz!

Bulsam, bir sihirli anahtar bulsam,
Ne yıldızlar için, ne güller için!
Alnı eşiğinde bekleyenlere
Açılmak bilmeyen gönüller için!

KOŞMA

Bir daha o fırsat geçer mi ele?
Dün gördüm, bugün de göresim geldi!
Gülüşü o kadar hoştu ki hele,
Lebinden koncalar düresim geldi!

Hem küçük, hem güzel, hem de utangaçtı,
Gözleri gözümden daima kaçtı,
Saçları ne güzel, ne ipek saçtı,
Öpüp okşayarak öresim geldi!

Yüzü benziyordu bahar ayına,
Kaşları can yakan aşkın yayına,
Hasretle kapanıp hâk-i pâyına,
Yüzümü, gözümü süresim geldi!

BİR GÜN

Kavuşmak bir gün toprağa,
Bir bahar cümbüşü olmak,
Dört mevsimde ayrı ayrı
Tabiatın düşü olmak…

Bir buluttan düşen yağmur,
Bir yıldızdan damlayan nur,
Bir yeşil yaprakta huzur,
Bir gonca gülüşü olmak…

Yazın savrulmak harmanda,
Kışın şahlanmak ummanda,
Fecre karşı bir ormanda,
Bir kuşun ötüşü olmak…

ORHAN SEYFİ ORHON
23 Kasım 1890 doğumlu olan Orhan Seyfi Orhon Beş Hececi Şairler’in yaşça en büyüğüdür. Önce Mercan İdadisi’ ni (1909), ardından Hukuk Fakultesi’ni bitirmiş; kısa bir memurluk hayatından sonra gazetecilik ve öğretmenlik yapmaya başlamıştır. Zonguldak 81946-1950) ve İstanbul (1965-1969) milletvekilliği görevlerinde bulunmuştur.
Milliyet, Tasvir-i efkar, Cumhuriyet, Ulus, Zafer, Havadis ve Son Havadis gazatelerinde fıkra yazarlığı başta olmak üzere, çeşitli sahalarda kalem oynatan sanatçı, edebiyatımızdaki asıl ününü ve kalıcılığını şiirleriyle yakalamıştır. İlk şiirlerini aruz ölçüsüyle yazan şair, bu şiirleri “Fırtına ve Kar” adlı kitabında bir araya getirerek yayınlamıştır. Daha sonra devrin şiir anlayışı gereği, hece ölçüsüyle şiir yazmaya başlayan sanatçı, bu sahada oldukça önemli bir başarı sağlamış ve bu şiirlerini “Gönülden Sesler” ismiyle yayınlamıştır. “Gönülden Sesler” aynı zamanda, Orhan Seyfi’nin edebiyat ve sanat dünyasındaki ününü de duyuran kitaptır. Şairin edebiyat dünyasındaki kalıcılığını, hattâ yok olmamasını ve unutulmamasını sağlayan şiirler, “Gönülden Sesler”deki bu, hece ölçüsüyle yazılmış sevgi ve aşk şiirleridir.
Sanatçı bu başarılı çıkışından sonra çeşitli nedenlerle şiirden uzaklaştır. Tekrar dönmek istediğindeyse zaman ise, artık her şey için çok geçtir. Aruz ölçüsüyle yazdığı “Kervan”daki Şiirler de, yine aruz ölçüsüyle yazdığı en son şiirleri olan “İşte Sevdiğim Dünya”daki şiirler de, gereken ilgiyi görmez. Şâir bu son denemelerinden sonra, şiiri bırakır. Hayatına çeşitli gazetelerde köşe yazarı olarak devam eder. 22 Ağustos 1972′de “Son Havadis”te köşe yazarı iken bir kalp krizi sonucu vefat eder.
Orhan Seyfi, edebiyatımızda “Hecenin Beş Şairi”nden biri olarak, başarıyla kaleme aldığı sevgi ve aşk şiirleriyle tanınmış ve kalıcı olmuştur. Onun şiirlerinde kadın, belki de en vazgeçilmez ilham kaynağı ve hareket noktasıdır.
Şairin şür sahasındaki bir başka başarılı cephesi de Fiske takma adıyla yazdığı mizah ve hiciv şiirleridir. Sanatçı, bu şiirlerinde çok etkili esprili bir dil kullanmış, sahasında gerçekten başarılı ürünler vermiştir.
Şairin dili kullanmada çok hassas ve mükemmeliyetçi olduğu söylenemez. Eselerinde bireysel duyguları işlemiş, ahenkli ve zarif şiirinde sade, akıcı ve temiz bir Türkçe kullanmaya gayret etmiştir. Özellikle “Gönülden Sesler”deki şiirlerinde başarılı ve kendine has, özgün bir üslûp yakalayabilmiştir.

ESERLERİ

Şiir Kitapları
Fırtına Ve Kar (1919)
Peri Kızı İle Çoban Hikayesi (1919)
Gönülden Sesler (1922)
O Beyaz Bir Kuştu (1941)
Kervan (1964)
Roman
Çocuk Adam (1941)
Mizah-Hiciv Hikayeleri
Asri Kerem (Destan,1942)
Makaleleri
Dün Bugün Yarın (1943)
Fıkraları
Kulaktan Kulağa (1943)

ANADOLU TOPRAĞI

Senelerce sana hasret taşıyan
Bir gönülle kollarına atılsam
Ben de bir gün kucağında yaşayan
Bahtiyarlar arasına katılsam.

En bakımsız en kuytu bucağın
Bence ‘İrembağı’ kadar güzeldir.
Bir yıkılmış evin, harap ocağın
Şu heybetli saraylara bedeldir.

Kadir mevlam eğer senden uzakta
Bana takdir eylemişse ölümü,
Rahmet etmem bu yabancı toprakta
Cennette de avutamam gönlümü

Anladım ki: sende gençlik, şeref, şan.
Asıl şeymiş şu yalancı dünyada,
Hasretinle yadellerde dolaşan,
Hızır bulsa, yine ermez murada.

Yalnız senin tatlı esen havanda
Kendi milli gururumu sezerim.
Yalnız senin dağında, ya ovanda
Başım gökte, alnım açık gezerim.

“Hürüm” derim, eskisinden daha hür
Zincirle bağlansa da ayağım;
Şimdikinden daha ferah görünür
Zindanında olsa bile durağım.

Bir gün olup kucağına ulaşsam
Gözlerimden döksem sevinç yaşını.
Bayrağımın gölgesinde dolaşsam
Öpsem, öpsem toprağını, taşını…

GELDİĞİN GÜNÜN HATIRASI

Sana nasıl anlatılır
Sensiz hayatın boşluğu,
Bir zindanın ağır ağır
Çöker üzerime loşluğu.
Dünya her mihnete bedel
Sen olduğun için güzel
Hayat, hayal, ümit, emel
Senden alıyor hoşluğu.
Arıyorum seni uzak
Bir şehirde sallanarak
Hala geldiğin günün bak
Üzerimde sarhoşluğu.

TEREDDÜT

Sarahaten, acaba, söylesem darılmaz mı?
Darılmak adeti, bilmem ki çapkının naz mı?
Desem ki: ‘Ben, seni…’ ,yok, dinlemez ki, hiddet eder!
Niçin? Bu sözde ne var? Sanki hiddet etse ne der?
Desem ki: ‘Ben, seni pek…’ Ya kızar, konuşmazsa?
Derim: ‘Bu çektiğim insaf edin, eğer azsa…’
Desem ki: ‘Ben, seni pek çok…’ hayır, kızar bilirim,
Tereddütüm acaba hiddetinden az mı elim?
Desem ki: ‘Ben, seni pek çok…’ Sakın gücenme emi,
Sakın gücenme, eğer anladınsa sevdiğimi…

DİKKAT: BU SAYFADAKİ ŞİİRLER FAZLADAN İSTERSEN ÇIKAR İSTEMEZSEN ÇIKARMA!!!!

Düşünce

Yıllar var ben onu hiç unutmadım
O beni sorar mı hatırlar mı ki?
Büsbütün silinip gitti mi adım?
Gönlünün vefası bu kadar mı ki?

Döktüğü yaşları unutmuş mudur?
Kendini aldatıp avutmuş mudur?
Vaadini tutmuş mu unutmuş mudur?
Şimdi başkasına meyli var mı ki?

Bilsem uzaklarda kimler ağlıyor
Kimlerin kalbini aşkı dağlıyor?
Acep kederli mi yas mı bağlıyor?
Yoksa eskisinden bahtiyar mı ki?

Veda
Hani o bırakıp giderken seni
Bu öksüz tavrını takmayacaktın?
Alnına koyarken veda buseni
Yüzüne bu türlü bakmayacaktın?

Hani ey gözlerim bu son vedada,
Yolunu kaybeden yolcunun dağda
Birini çağırmak için imdada
Yaktığı ateşi yakmayacaktın?

Gelse de en acı sözler dilime
Uçacak sanırdım birkaç kelime…
Bir alev halinde düştün elime
Hani ey gözyaşım akmayacaktın?

Vasiyet

Doslarım, toplanın öldüğüm zaman;
Riyayı, o günluk bir yana atın!
Tutunuz tabutumun bir kenarından;
Bir derin çukura beni fırlatın!
Kalınca büsbütün sizden uzakta,
Vücudum çürürken kara toprakta,
Uzanın rahatça sıcak yatakta
Yaşamak gururu içinde yatın!

Yüzyüze getirmez bizi asırlar,
Meydana vurulsun saklanan sırlar
Sayılsın şahsıma ait kusurlar.
Korkmayın içine yalan da katın!

Anlayım: Kimlermiş dost sandıklarım;
Muhabbetlerini kıskandıklarım?
Anlayım: Ne boşmuş inadıklarım;
Şu yalan hayatı bana anlatın!

Dostlarım, anmayın artık adımı!
Siliniz gönülden eski yadımı!
Kırınız, sonuncu itimadımı:
Ölünce bir daha aldatın beni!
Ölünce bir daha aldatın beni!

ENİS BEHİÇ KORYÜREK

11 Mart 1891, İstanbul doğumlu olan şair yüksek öğrenemini Mülkiye’de (1910-1913) yaptıktan sonra, hariciyeci olmuştur. Bükreş’te (1985), Budapeşte’de (1916-1922) konsolos katipliği ve konsolusluk yapmış, Türkiye’ye döndükten sonra adalet, iktisat ve çalışma bakanlıklarına bağlı çeşitli görevlerde çalışmıştır.
Şiirleriyle Balkan Savaşı dönemlerinde tanınmaya başlanmıştır. Servet-i Fünun’cuların etkisiyle ilk şiirleri Şehbal (1912-1914) dergisinde yayımlanmıştır. Daha sonra hece ölçüsünü, sade dili benimseyerek, Ziya Gökalp’in önderliğini yaptığı Milli Edebiyat saflarına geçmiştir. Böylece kısa zamanda aruz ölçüsünden heceye ölçüsüne dönen, Enis Behiç’in en ünlü şiirleri, milli heyecanlarla yüklü epik şiirleridir. Hamasî ve lirik şiirler yazmıştır. 1946’dan sonra ise, ikinci kitabında toplanan tasavvuf şiirlerini yazmıştır.
Ruh çağırma gibi mistik sapmalara da yönelen Enis Behiç, 1949 yılında Ankara’da vefat etmiştir.

ESERLERİ
Miras(1927)
Varidat-ı Sülamaniye (1949)
Enis Behiç Koryürek’ten Miras ve Güneş’in Ölümü (iki baskısı yapılmıştır 1952,1971)

HATIRA

Geçsin günler, haftalar,
Aylar, mevsimler, yıllar…
Zaman, sanki bir rüzgar
Ve bir su gibi aksın…
Sen gözlerimde bir renk,
Kulaklarımda bir ses
Ve içimde bir nefes
Olarak kalacaksın…

NEYİZ

Tarife kalkma bizi;
Ne şuyuz, ne de buyuz
Adem denen denizi
Arayan birer suyuz
Döner, kıvrılır fakat
Daire olmaz bu hat
Ne kadar sürse hayat,
O yolun yolcusuyuz.

TUNA KIYISINDA

Evimden uzakta, annemden uzak;
Kimsesiz kalmışım yad ellerinde.
Bir vefa ararım kalbe dolacak
Gurbetin yabancı güzellerinde.

Tuna’nın üstünde güneş batarken
Sevgili yurdumu andırır bana.
Bir hayal isterim Boğaziçi’nden
Bakarım “İstanbul!” diye her yana.

İstanbul! Ey sedef mehtaplarından
Hülya gözlerime ilk ışık veren!
Buranın ufkunda yanıp tozlanan
En munis renge de biganeyim ben.

Ah, orda renklerin -şark güneşile
Naz eden- sihirbaz ahengi vardır.
Bu akşam yurdumu andırsa bile
Ah, orda akşamın bin rengi vardır.

FARUK NAFIZ ÇAMLIBEL

18 Mayls 1898, İstanbul doğumlu olan yazar, Tıp Fakültesi’ndeki yüksekögretimini yarıda bırakarak önce yazar sonra ögretmen oldu. Kayseri (1922), Ankara (1924-1932) ve İstanbul’da (1932-1946) edebiyat ögretmenliği, İstanbul millevekilligi (1946 - 27 Mayıs 1960) yaptı.
Şiire Birinci Dünya Savaşı yıllarında aruzla basladı. Duygu ve düşünceyle bir arada yürüten, romantik ve realist konu ve hayatları işleyen şiirleriyle kendisine yaygın bir ün sagladı.
Heceyle ilk şiirleri de gene 1918-1921 yılları dergilerinde çıktı. Hecenin Beş Şair’ inden biri olarak bilindikten sonra da zaman zaman aruzla yazdı. Özellikle son şiirleri hep aruzladır.
Şair her iki vezni de ustalıkla kullanmıştır.
Savaş yıllarından sonraki şiirleri Güneş (1927), Hayat (1926-1929) ve daha yeni dergilerde çıktı; Akbaba dergisinde Çamderviren ve Deliozan adlarıyla mizah şiirleri de yazdı.
1933 yılında Anayurt adında haftalık bir sanat dergisi de çıkarmıştır.
20 yüzyılın en usta şairlerinde Faruk Nafız Çamlıbel 8 Kasim 1973 ‘te Akdeniz’de bir gezideyken gemidekalp yetmezliğinden vefat etmiştir.

“Faruk Nafız şiirini 1925-1935 yıllarında geniş kalabalığa götüren, bir bakışta anlaşılabilir olması, ilk okunuşta okurun dünyasıyla ilinti kurabilecek dış öğelerden yararlanmasıdır… Buna karşın, Yenilik Edebiyatımızın geçiş döneminde dili, tekniği ve romantik İstanbul’lu kişiliğiyle de olsa, Anadolu gerçegine açılması özellikleriyle dilimizin gelişme aşamasında yeri yadsınamaz.”
(Şükran Kurdakul, 1989)

ŞİİR KİTAPLARI

Şarkın Sultanları (1918)
Gönülden Gönüle (1919)
Dinle Neyden (1919)
Çoban Çeşmesi (1926)
Suda Halkalar (1928)
Bir Ömür Böyle Geçti (1933)
Elimle Seçtiklerim (1934)
Akarsu (1937)
Tatlı Sert (Mizah Şiirleri, 1938)
Akıncı Türküleri (1938)
Zindan Duvarları (1962)
Han Duvarları (Seçme Şiirler, 1969)

OYUNLARI
Canavar (1925)
Akın (1932)
Özyurt(1932)
Kahraman (1933)

ROMAN:
Yıldız Yağmuru (1936)

HAN DUVARLARI

-Osmanzäde Hamdi Bey’e-
Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar…
Gidiyorum, gurbeti gönlümle duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya.
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı…
Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,
Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,
Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler…

Ellerim takılırken rüzgârların saçına
Asıldı arabamız bir dağın yamacına.
Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,
Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!
Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.
Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.
Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.
Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince
Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.
Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.
Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.
Yol, hep yol, daima yol… Bitmiyor düzlük yine.
Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,
Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,
Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.
Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan
Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,
Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor…

Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine
Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.

Bir sarsıntı… Uyandım uzun süren uykudan;
Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,
Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:
Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,
Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.
Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri
Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya
Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,
Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı
Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.
Gitgide birer ayet gibi derinleştiler
Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler…
Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,
Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;
Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,
Aygın baygın maniler, açık saçık resimler…

Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,
Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken
Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;
Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.
Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa
Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;

“On yıl var ayrıyım Kınadağı’ndan
Baba ocağından yar kucağından
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
Huduttan hududa atılmışım ben”

Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi…
Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.
Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!
Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;
Araya gitti diye içlenme baharına,
Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!…

Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
Soğuk bir mart sabahı… Buz tutuyor her soluk.
Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri
Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,
Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor…
Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,
Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.
Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,
İki dağ ortasında boğulan bir geçide.
Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden
Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:
Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,
Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.
Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,
Burada son fırtına son dalı kırıyordu…
Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,
Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;
Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü…
Gönlümde can verirken köye varmak emeli
Arabacı haykırdı “İşte Araplıbeli!”
Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana
Biz menzile vararak atları çektik hana.

Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş
Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor…
Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;

“Gönlümü çekse de yârin hayali
Aşmaya kudretim yetmez cibali
Yolcuyum bir kuru yaprak misali
Rüzgârın önüne katılmışım ben”

Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,
Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı…
Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde
Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
Uzun bir yolculuktan sonra İncesu’daydık,
Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!

“Garibim namıma Kerem diyorlar
Aslı’mı el almış haram diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben”

Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..

Arabamız tutarken Erciyes’in yolunu:
“Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu’nu?”
Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
Dedi:
“Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!”

Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti…
Gönlümü Maraşlı’nın yaktı kara haberi.

Aradan yıllar geçti işte o günden beri
Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,
Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..

ZAFER TÜRKÜSÜ

Yaşamaz ölümü göze almayan
Zafer, göz yummadan koşar da gider.
Bayrağa kanının alı çalmayan
Gözyaşı boşana boşana gider!
Kazanmak istersen sen de zaferi
Gürleyen sesinle doldur gökleri
Zafer dedikleri kahraman peri
Susandan kaçar da coşana gider.
Bu yolda herkes bir ey delikanlı
Diriler şerefli ölüler şanlı
Yurt için döğüşen başı dumanlı
Her zaman bu şandan, o şana gider.

KISKANÇ

Sakın bir söz söyleme… Yüzüme bakma sakın!
Sesini duyan olur, sana göz koyan olur.
Düşmanımdır seni kim bulursa cana yakın,
Annen bile okşasa benim bağrım kan olur…
Dilerim tanrıdan ki, sana açık kucaklar
Bir daha kapanmadan kara toprakla dolsun;
Kan tükürsün adını candan anan dudaklar,
Sana benim gözümle bakan gözler körolsun!
“bir ömür böyle geçti”

SON AŞIK

Hasretinle geçiyorken bu gençlik çağım,
Ey sevdiğim, ben ümitsiz değilim gene
Ak düşünce saçların kumral rengine
Kollarında son aşıkın ben olacağım.
Ey başında şimdi sevda rüzgarları esen,
Böyle her gün yollarımdan geçsen de süzgün
Sen benimsin büsbütün terk olunduğun gün …
O mukadder günü, bilmem, düşündün mü sen?

Ben bir beyaz saçlı aşık, sen bir ihtiyar …
O gün bana yalaşırken ey ilahi yar,
Esirgeme gözlerimden bir son buseni,

Kirpiğinden yavaş yavaş bir damla aksın,
Çünkü, ruhum, sen de o gün anlayacaksın
Ki hiç kimse benim kadar sevmemiş seni!

KAYNAK:
Behçet Necatigil, Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü, İstanbul 1995
Ahmet Necdet, Modern Türk Şiiri Yönelimler, Tanıklıklar, Ekim 1993
Mehmet Kaplan, Tanzimattan Cumhuriyet’e Şiir Tahlilleri 1, İstanbul 1995
Osman Atilla, Memleket Şiirleri, Ankara 1950
Ümit Yaşar Oğuzcan, Şairlerden Seçmeler, İstanbul 1985

AHMET HAMDi TANPINAR

AHMET HAMDi TANPINAR
23 Haziran 1901 tarihinde İstanbul’da doğdu, 24 Ocak 1962 tarihinde aynı kentte öldü. Babasının görevi nedeniyle ilk ve orta öğrenimini İstanbul, Sinop, Siirt, Kerkük ve Antalya’da tamamladı. İstanbul’da önce Veteriner Fakültesi’ne girdi, sonra Edebiyat Fakültesi’ne geçti. 1923 yılında yüksek öğrenimini tamamlamasının ardından Erzurum, Konya ve Ankara’da liselerde edebiyat öğretmeni olarak çalıştı. 1930′da Ankara Gazi Terbiye Enstitüsü’ne, 1932′de İstanbul Kadıköy Lisesi’ne atandı. 1933 yılında Güzel Sanatlar Akademisi’nde estetik ve sanat tarihi dersleri verdi. 1939′da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde kurulan Yeni Türk Edebiyatı Kürsüsü profesörlüğüne atandı. Yüksek öğrenim yıllarında çıkardığı Dergâh dergisi Türk Edebiyatına önemli katkıları olmuştur.

Ahmet Hamdi Tanpınar Yahya Kemal kadar Ahmet Haşim’den etkilenmiş, aynı coğrafyada doğu-batı uygarlığı ikilemini yaşayan, yitirdiklerine kavuşma isteği ile dolu, içe dönük, doğa ve evrenle bağ kurmaya çalışan, geçmişine sıkıca bağlı, zaman ve özlem duygularını Bergson etkisinde çözümlemeye çabalayan, öznelliği yoğun, titiz, hece ölçüsünde ses uyumunu büyük ustalıkla kullanan, imge zenginliği ve müzik kaygısı içeren şiirler yazmıştır.

“Denebilir ki, Hasim’in sairligi, dili zamana uyarak daha sadelesmis, Hasim’e ozgu aciligini yitirerek Tanpinar’in hayatla barisik yaradilisina uymus olarak, Tanpinar’in siirlerinde de devam etmistir. Hasim’in son isiklarla bulutlarin cenk ettigi, ucustugu atesli aksam havalari, yaz geceleri, mercan dallari, golleri, bulbulleri, bahceleri, Istanbul’un gurultusuz bir kosesinde eski bir yali gibi Tanpinar’a miras kalmistir.” (Necati Cumali, 1961)
“Tanpinar, siirlerinin cogunda insan kaderinin derin meselelerini, kainat ile insan varligi arasindaki munasebeti, ask, olum ve sanat konularini isler. Ruya, hayallerde gizli manalar bulan Tanpinar, siirlerini umumiyetle kapali, fakat uzak yildizlarin isiklari gibi sembollerle ormustur.” (Mehmet Kaplan, 1965)
Ahmet Necdet, Modern Turk Siiri Yonelimler, Tanikliklar, Ornekler Broy Yayinevi, Ekim 1993.

Şiirin adı : Ne İçindeyim Zamanın
Şiirin konusu : Zaman ve insan
İmajı : Zaman, Rüya
Sembolleri : Değirmen ,Post ,Sarmaşık
İmge : Rüzgar
Söz Sanatları : Teşhis, Tekrar ve Oxymoron sanatları vardır.
Şiirin açıklaması : Şair ilk dörtlükte zamanın ne içinde nede dışında olduğunu, kendisinde zamanın akışında parçalanmaz bi bütün olduğunu söylüyor. İkinci dörtlükte ise rüzgarda uçan bi tüyün bile zamanın akışı içersinde kendinden hafif olmadığını söylüyor zamanın akışında kendisini değirmende öğütülen buğday gibi görüp, değirmeni zaman olarak almıştır. zamanın kendini öğütüp yetiştirdiğini söyleyip son dörtlükte ise zamanın akışında dünyanın zamana yenilişi içinde usulca yüzdüğünü yani yaşadığını söyler.

Şiirin adı : Sabah
Şiirin konusu : Sabahın güzelliği
İmajı : Rüzgar, Ufuk, Uyku
Sembolleri : Saç, Boyun ,Meme
İmge : Sevgi ve Göz
Söz Sanatları : Çeşitli benzetmeler kullanılmıştır ayrıca Oxymoron sanatıda kullanılmıştır
Şiirin açıklaması : Şair bu şiirinde ilk önce sabahı tasvir ederek onu kişileştirmiş daha sonra ise madem ki geceden daha güzelsin derken gece ile sabahı karşılaştırarak sabahın geceden daha güzel olduğunu vurgulayarak karşılıklı konuşma izlenimi yaratmıştır.

Şiirin adı : Yavaş Yavaş Aydınlanan
Şiirin konusu : Deniz
İmajı : Zaman, Nefes, Esrar ve Sonsuzluk
Sembolleri : Güvercin, Gece
İmge : Pınar, Ses, Billur Avize ve Kızıl Meyva
Söz Sanatları : Çeşitli benzetmeler kullanılmıştır ayrıca Oxymoron sanatıda kullanılmıştır
Şiirin açıklaması : Şair ilk dörtlükte gün ışıması ile aydınlanan deniz altı aleminin yosunlu bir boşlukta kendini deniz altına o muhteşem bambaşka aleme çektiğini söylüyor. İkinci dörtlükte ise bir yıldız kadar uzakta kendininde anlam veremediği şekillerin, denizin ürkek bulanıklığında uyandığını söylüyor. Üçüncü dörtlükte ise; şairin denizin billur kadar temiz güzelliğini, gökleri yakınlaştırdığını ve bu güzelliği gökten aldığını belirtiyor. Dördüncü mısrada ise doğa güzelliklerinde bahsederek, beşinci mısrada doğanın kendinde uyandırdığı güzellikleri, acıyı, sevinci bir oyun gibi görerek tasvir eder.

Şiirin adı : Bendedir Korkusu
Şiirin konusu : Zamanın hayatında kaybettirdikleri
İmajı : Zaman, Hayat, Sonsuzluk
Sembolleri : Kartal, Ceylan
İmge : Mavi Kartal, Pençe
Söz Sanatları : Benzetme ve Teşhis sanatları vardır
Şiirin açıklaması : Şair bu şiirinde kendisinin bir kartal gibi olduğunu biten şeylerin korkusunun kendinde olduğunu hayatın sonsuzluk içinde kaybolduğunu ve pençelerinde hayatı bir ceylana benzeterek hayattan aldıklarını kendisine kazandırdıklarını söyler. Zamana karşı yenilmediğinden bahseder.

Şiirin adı : Şiir
Şiirin konusu : Şiirin insan hayatındaki yeri ve kazandırdıkları
İmajı : Ezeli Bahar, Kader, Edebiyat, Karanlık
Sembolleri : Tılsım, Pınar, Yıldız, Buğday, Deniz
İmge : Sarışın, Buğday
Söz Sanatları : Çeşitli söz sanatları ve benzetmeler yapılmıştır
Şiirin açıklaması : Şair bu şiirinde şiirin insanların duygularıyla beslenip büyüdüğünü ve yetişince bir ekin gibi biçilerek oluştuğunu, acıların, sevinçlerin herşeyden ilham alarak kendi içimizde sonsuz bir denize benzeterek şiiri insan hayatının her evresinde, her yerde insanları her bir dizesinde yetiştirdiğini anlatıyor.

Şiirin adı : Uyanma
Şiirin konusu : Akşam ve karanlık
İmajı : Bahar bahçesi, Yanık türkü
Sembolleri : Servi, Güneş, Ses, Türkü
İmge : Ateşten çember ve Gül
Söz Sanatları : Anafor ve Oxymoron sanatları vardır
Şiirin açıklaması : Şair bu şiirinde ömrünün son deminde ertesi günün uzak olduğunu birdaha göremeyeceğini güneşi, baharı, suyun o büyüleyen sesini, dalda öten bülbülün güzelliğini ateşten bir güle benzeterek hayatı bülbülün ateşten bile korkmayarak gülden uzak kalmayacağını kendininde bu rüyadan uyanarak kalmayacağını bu karamsarlığın bile o güzelliği bozmayacağını bu yüzden uyanmak istemediğini belirtir.

Şiirin adı : Deniz Ufkunda
Şiirin konusu : Akşam ve Karanlık
İmajı : Ufuk, Çığlık, Rüya
Sembolleri : Güneş, Ateş, Su
İmge : Deniz ve Akşam
Söz Sanatları : Oxymoron ve Tezatlık sanatları vardır
Şiirin açıklaması : Şair bu şiirinde denizin ufkunda batan güneşin karanlığın habercisi olduğunu ve bu haberin kuşların çığlıkları ile duyulduğunu fakat bu kuşların naralarının umutsuz olduğu akşamın yinede geleceğini anlatıyor.

Şiirin adı : Sabaha Karşı
Şiirin konusu : Gün doğuşu
İmajı : Aydınlık, Hafıza gibi dağınık, Sıska yüzler
Sembolleri : Duvar, Dal, Gülmek
İmge : Bir kadın başı duvarda
Söz Sanatları : Anafor, Tekrir ve Benzetmeler yapılmıştır
Şiirin açıklaması : Şair sabahın ilk ışıltılarını bir kadına benzetiyor ve bu kadının duvardan yansıyan ışıltı ile kendine baktığını düşünüp, dışarıda kuşların bile kirpiklerini kırptığını, şair uyanınca güneş ışıltısının sanki ellerinde parmaklarında hissettiğini ve kendisine duvardan bakan kadının gün ışığıyla beraber yeni günü gülerek haber verdiğini ve sabahın boş sessiz zamanında bunları belirttiğini söylüyor.

Şiirin adı : Selam Olsun
Şiirin konusu : Dünyaya duyulan özlem ve hasret
İmajı : Dönmeyen gemiler, Hasretsiz kanat şarkısı
Sembolleri : Dünya, Selam, Gün, Gemi
İmge : Gül, Işık, Gölge, Gök
Söz Sanatları :
Şiirin açıklaması : Şair kendini bu şiirde ölmüş biri olarak düşünüp bir sersenişte bulunuyor ve “Bahçede hala güller açarmı, ışıklar gölgeler hala suda oynarmı, Hepsi güzeldi, kar, tipi, fırtına ve günlerin geçişi, mavi kuşkar hala uçarmı” derken bir özlem belirtiyor ve bıraktığı zamana yaşadığı zamanki güzelliklerin hala eskisi gibi olup olmadığını soruyor. “Işıktan şimdi çok uzağız” derken öldüğünü ve “Adımızı soran varmı, arayan varmı” derken kendisinin hayatı özlediğini, insanlarında kendini özleyip özlemediklerini soruyor.

Şiirin adı : Yollar Çok Erken
Şiirin konusu : Yalnızlık
İmajı : Sessizlik, Rüzgar, Soğuk
Sembolleri : Ay, Yıldız, Yol, Dal ve Sessizlik
İmge : Ev, Ay rengi ve Yollar
Söz Sanatları : Teşhis sanatı ve Benzetmeler yapılmıştır.
Şiirin açıklaması : Şair bu şiirinde ilk iki mısrada yolların yani başka alemin kendisi için çok erken olduğunu söyleyip kaybolmaktan korkmadığını ve ay ışığındaki sessizliğin bile bunun ötesinde olduğunu söylüyor. Bu yüzden yıldızlardan ve herşeyden uzak kalacağını ve evinin eninde sonunda bir mezar olduğunu söylüyor.

Şiirin adı : Siyah Atlar
Şiirin konusu : Ölüm
İmajı : Soğuk, Rüzgar, Ufuk, Sessizlik ve Yorgunluk
Sembolleri : Gün, Gece
İmge : Ömür, Siyah, At, Saç
Söz Sanatları : Kişileştirme ve Benzetmeler kullanılmıştır.
Şiirin açıklaması : Şair bu şiirde ölümün soğuk rüzgarının saçlarında ve gecede olduğunu ve bir gün ölünce bedeninin sessizlik ve yorgunca mezarında bekliyeceğini ve kendi kendine ömrün çemberinden kurtulduğundan bahsediyor.

Şiirin adı : Bir Heykel İçin
Şiirin konusu : Ölüm ve Sevgi
İmajı : Ateşler püskürterek dolaşan ejderha ve Gülümsemek
Sembolleri : Tahta, Ejderha, Nergis, Çiçek
İmge : Gülümsemek, Ömrün sabahı, Ümit ve Sevgi
Söz Sanatları : Tedric sanatı, Teşhis ve Anafor sanatları kullanılmıştır.
Şiirin açıklaması : Şair ilk önce bir benzetme yapıyor. Bir heykeli tasvir ederek onun yapısındaki ince ve yumuşak işçiliğinden bahsederek hayatın güzelliklerine bir heykel açısından bakarak sessizce seyrediyor dünyanın güzelliklerini ve şiirin en sonunda heykeline kişileştirerek ölümün sessizliğinden ve sonsuzluğu içinden gülümsüyor daha önce yaşarken gülümsediği gibi ömrünün sabahında ümide ve sevgiye nasıl gülümsediyse ölüykende öyle gülümsediğini anlatıyor.

Şiirin adı : Bir Gül Tazeliği
Şiirin konusu : Hayat ve Kaderi
İmajı : Mahmur uğultulu yaz sabahları, Mercan kadehleri, Gizli gülücükler, Ayrılmayan kader baş ucumuzda.
Sembolleri : Kader, Su, Gemi, Sahil ve Rüya
İmge : Güvercin, Gül, Hava ve Yaz sabahı
Söz Sanatları : Anafor ve çeşitli benzetmeler kullanılmıştır.
Şiirin açıklaması : Şair hayatın her anını bir gül tazeliği içinde güzel bir üslupla anlatarak hayatın her anından zevk alınması gerektiğini söylüyor. Doğanın her yerinde gizli gülüşler, gizli öpüşler olduğunu ve doğanın her yerinde anılarının olduğunu fakat kadere karşı herşeyin boyun eğdiğini ve bunun böyle gelip böyle geçtiğini değişmeyenin sadece kader ve doğa olduğundan bahsediyor.

Şiirin adı : Sesin
Şiirin konusu : Hayal ve Ölüm
İmajı : Akan deremdir ben susuz, çırpınan bir ruhum
Sembolleri : Rüya, Ses, Ayna
İmge : Saf billur, sessiz yıldızlı gece
Söz Sanatları : Teşbih-i Beliğ ve Mecazı Mürsel sanatları kullanılmıştır.
Şiirin açıklaması : Şair bu şiirinde ölümü bir ses, çağrı olarak görüp, sesin yani ölümün sesinin kendisi için yıldızlı bir gecede baş ucundaki geniş, sonsuz dalgalanan bir derinlik olarak ölümü tasvir ediyor. Şair kendini akanın kendi içinden bir parça olduğunu kendine ise “susuz çatlamış dudaklarımla koşarım ölümün o saf billuruna” diyor. Sonra bunların bir düş olduğunu uyanınca anladığını ve ruhun bu yüzden çırpındığını anlatıyor. Herşeyin anlamsız olduğunu vurguluyor.

Şiirin adı : Bir Gül Bu Karanlıklarda
Şiirin konusu : Gül ve Karanlık
İmajı : Zaman aralığı, Sesler, Korkular ve Renkler
Sembolleri : Gül, Karanlık, Kadeh
İmge : Ümitsiz bir yalvarış ve Yetmezmi bu müjde sana
Söz Sanatları : Oyxmoron, Anafor ve Teşhis sanatları kullanılmıştır.
Şiirin açıklaması : Şair burada kendini karanlıklar içinde bir güle benzetiyor. Zamanın içinde kendini bir kadeh olarak görür ve bu olaylar içinde kendisinin hangi hayali beklediğini sorar daha sonra berrak bir sesle gecenin yumuşaklığı içinde gözyaşlarının boş olduğunu, günlerinin akışının boşuna olduğunu ve bununla gelen müjde ile bir yıldız kervanına gideceğini söyler.

Older Posts »

eXTReMe Tracker