Feed on
Posts
Comments

Cümlenin Ögeleri

BİR YARGIYI TAM OLARAK İFADE EDEN SÖZCÜK YA DA SÖZ ÖBEKLERİNE CÜMLE DENİR.CÜMLENİN YARGISI TEK BİR SÖZCÜKLE SAĞLANABİLECEĞİ GİBİ SÖZ ÖBEKLERİYLE DE SAĞLANABİLİR.YARGI NE KADAR AÇIKLANMIŞSA O DERECE ANLAŞILIR HALE GELMİŞTİR.İŞTE BİR YARGIYI ORTAYA KOYAN VE DESTEKLEYEN SÖZ ÖBEKLERİ CÜMLENİN ÖĞELERİNİ MEYDANA GETİRİR.
BİR CÜMLENİN OLUŞMASI İÇİN EN ÖNEMLİ ŞART, ORADA KİP VE ŞAHIS BİLDİREN BİR UNSURUN BULUNMASIDIR.YANİ EĞER CÜMLE İÇİNDE HERHANGİ BİR SÖZ, HABER VEYA DİLEK KİPLERİNDEN HERHANGİ BİRİYLE ÇEKİMLİ HALDE BULUNUYORSA O, BİR YARGI BİLDİRİYOR DEMEKTİR.YARGI BİLDİRMEK İSE CÜMLE OLMANIN EN ÖNEMLİ KOŞULUDUR.ŞAHIS BİLDİRMEK, CÜMLE OLMAK İÇİN HER ZAMAN GEREKLİ DEĞİLDİR.
CÜMLEDE BULUNABİLECEK ÖĞELER, YÜKLEM, ÖZNE, NESNE VE TÜMLEÇLERDİR.BUNLARIN ÖZELLİKLERİNİN NELER OLDUĞUNU ŞİMDİ AYRI AYRI GÖRELİM.
YÜKLEM
CÜMLEDE KİP VE ZAMAN BİLDİREREK YARGIYI ORTAYA KOYAN TEMEL UNSURDUR.TEK BAŞINA CÜMLE ÖZELLİĞİ GÖSTERİR.DİĞER ÖĞELER YÜKLEMİN TAMAMLAYICI ÖĞELERİDİR.
CÜMLEDE YÜKLEMİ BULMAK İÇİN HERHANGİ BİR ÖĞEYE SORU SORMAYIZ.ONU ÇEKİMLİ DURUMDA BULUNAN SÖZCÜKLERDEN ANLARIZ.
ÖRNEĞİN:
“BİLİYORUM” SÖZÜ “BİLMEK” EYLEMİNİN ŞİMDİKİ ZAMANKİ ÇEKİMLENDİĞİNİ GÖSTERİYOR.ÖYLE İSE YARGI BİLDİRİYOR DEMEKTİR.DOLAYISIYLA BİR CÜMLEDİR.
“GİDİLMELİ” SÖZÜ “GİDİLMEK” EYLEMİNİN GEREKLİLİK KİPİYLE ÇEKİMLENMİŞTİR.YARGI BİLDİRMİŞ VE YÜKLEM GÖREVİNDE KULLANILMIŞ DEMEKTİR
“HASTAYIM” SÖZÜ “HASTA” İSMİNİN, EKFİİLİ GENİŞ ZAMANIYLA ÇEKİMLENMESİNDEN OLUŞMUŞ, DOLAYISIYLA YARGI BİLDİRİP YÜKLEM OLMUŞTUR.
YÜKLEM DURUMUNDA BULUNAN UNSUR ELBETTE HER ZAMAN SÖZCÜK HALİNDE BULUNMAZ.

“OLAYI DUYUNCA KÜPLERE BİNDİ.”
CÜMLESİNDE “KÜPLERE BİNMEK” ; SİNİRLENMEK ANLAMINDA BİR DEYİMDİR.DEYİMLER KALIPLAŞMIŞ SÖZ ÖBEKLERİ OLDUĞUNDAN BİRBİRİNDEN AYRILMAZ DOLAYISIYLA CÜMLENİN YÜKLEMİ “KÜPLERE BİNDİ” OLACAKTIR.
“O ARTIK GÖZDEN DÜŞTÜ.”
“BEN BU KADAR İŞLE BAŞA ÇIKAMAM.”
CÜMLELERİNDE ALTI ÇİZİLİ SÖZ ÖBEKLERİ DE DEYİMDİR VE YÜKLEM GÖREVİNDE KULLANILMIŞTIR.DEYİMLER GİBİ DİĞER BİLEŞİK FİİLLER DE YÜKLEM OLDUKLARINDA BİRBİRİNDEN AYRILMAZ.ÖRNEĞİN;
“GİTMEDEN ÖNCE BANA TELEFON ETTİ.”
“BİR ANDA ORTALIKTAN YOK OLDU.”
CÜMLELERİNDEKİ ALTI ÇİZİLİ SÖZCÜKLER BİLEŞİK FİİL OLDUKLARINDAN BİRLİKTE YÜKLEM OLUR.
“AVLUDA BULDUĞUM DEMİR PARÇASI, MEĞER SOKAK KAPISININ ANAHTARIYMIŞ.”
“KASİDE, DİVAN ŞİİRİNİ NAZIM ŞEKİLLERİNDEN BİRİDİR.”
CÜMLELERİNDE ALTI ÇİZİLİ SÖZ ÖBEKLERİ İSİM TAMLAMASI OLDUĞUNDAN ONLARI OLUŞTURAN SÖZCÜKLER,HANGİ ÖĞE DURUMUNDA BULUNURSA BULUNSUN BİRBİRİNDEN AYRILMAZ.
“SONBAHARIN KIŞA DÖNDÜĞÜ, ESİNTİLİ, AZ GÜNEŞLİ BİR GÜNDÜ.”
CÜMLESİNDE DE ALTI ÇİZİLİ SÖZ, TAMAMEN SONDA BULUNAN ”GÜN” İSMİNİN SIFATLARINDAN OLUŞMUŞTUR DOLAYISIYLA BUNLARI BİRBİRİNDEN AYIRAMAYIZ.SONUÇTA ALTI ÇİZİLİ GRUP OLDUĞU GİBİ YÜKLEM OLMUŞTUR.
YÜKLEM BAZEN EDATLARLA BİLE KURULUR ÖRNEĞİN
“BU GÜN BİRAZ HASTA GİBİSİN.” CÜMLESİNDEKİ GİBİ EDATI BAĞLI BULUNDUĞU SÖZ ÖBEĞİYLE BİRLİKTE YÜKLEM GÖREVİNİ ÜSTLENMİŞTİR.
GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ YÜKLEMİ, HABER VEYA DİLEK KİPLERİYLE ÇEKİMLENMİŞ SÖZCÜK YA DA SÖZ ÖBEKLERİNDE ARIYORUZ.ELBETTE İSİM SOYLU SÖZCÜKLERDE BU ÇEKİM, EK FİİLLE YAPILMIŞ OLMALIDIR.

ÖZNE
CÜMLEDE YÜKLEMİN BİLDİRDİĞİ İŞİ, HAREKETİ YAPAN, YADA OLUŞ İÇİNDE BULUNAN ÖĞEDİR.CÜMLENİN TEMEL ÖĞESİDİR.ANCAK HER CÜMLEDE BULUNMAK ZORUNDA DEĞİLDİR.
CÜMLEDE ÖZNEYİ BULMAK İÇİN YÜKLEME “KİM” VE “NE” SORULARINI SORARIZ.ANCAK ÖZELLİKLE “NE” SORUSU, NESNEYİ BULMAK İÇİNDE SORULDUĞUNDAN,BİZ ÖZNE SORUSUNU YÜKLEME DEĞİŞİK BİÇİMDE SORARIZ.ÖRNEĞİN;
“ÖĞRETMEN SORUYU BANA SORDU”
CÜMLESİNDE “SORDU” YÜKLEMDİR.ÖZNEYİ BULMAK İÇİN YÜKLEME “SORAN KİM” DİYE SORUYORUZ.CEVAP OLARAK “ÖĞRETMEN” GELİYOR.ÖYLE İSE CÜMLENİN ÖZNESİ BU SÖZCÜKTÜR.
“BAHÇEDE ÇİÇEKLER AÇMIŞ.”
CÜMLESİNDE “AÇMIŞ” YÜKLEMDİR.YÜKLEME “AÇAN NE” SORUSU SORDUĞUMUZDA CEVAP OLARAK ÇİÇEKLER GELİYOR.DEMEK Kİ CÜMLENİN ÖZNESİ ÇİÇEKLERDİR.
GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ İNSANLAR İÇİN KİM,DİĞER VARLIKLAR İÇİN NE SORUSUNU SORUYORUZ.
ÖZNE BAZEN SÖZ ÖBEĞİ ŞEKLİNDE OLABİLİR.
“KANADI KIRILAN KUŞ,BAHÇENİN BİR KENARINDA BEKLİYORDU.”
CÜMLESİNDE “BEKLİYORDU” YÜKLEMDİR.YÜKLEME “BEKLEYEN NE” SORUSU SORDUĞUMUZDA CEVAP OLARAK KANADI KIRILAN KUŞ CEVABI GELİYOR.DEMEK Kİ CÜMLENİN ÖZNESİ BİR SÖZ ÖBEĞİDİR;DAHA DOĞRUSU BİR SIFAT TAMLAMASIDIR.
CÜMLEDE ÖZNE, AÇIK OLARAK VERİLEBİLECEĞİ GİBİ YÜKLEMİNDEN ÇEKİMİNDEN DE ÇIKARILABİLİR.CÜMLEDE OLMAYAN, YÜKLEMDEN BU TÜR ÖZNELERE GİZLİ ÖZNE ADI VERİLİR.
“SANA BU KİTABI İKİ GÜNLÜĞÜNE VEREBİLİRİM.”
CÜMLESİNDE “VEREBİLİRİM” YÜKLEMDİR.YÜKLEME “VEREN KİM” SORUSU SORDUĞUMUZDA CEVAP OLARAK “BEN” CEVABI GELİYOR.ÖYLE İSE BU CÜMLENİN ÖZNESİ GİZLİ ÖZNEDİR.
BAŞKA BİR ÖZNE TÜRÜ DE SÖZDE ÖZNEDİR.BUNUN BULUNUŞUNUN DİĞER ÖZNELERDEN FARKI YOKTUR.EĞER CÜMLENİN YÜKLEMİ EĞER EDİLGEN BİR FİİL İSE ÖZNESİ SÖZDE ÖZNE OLUR.
ÖZNE, İSİM ÇEKİM EKLERİNDEN HAL EKLERİNİ ALMAZ.BİR CÜMLEDE BİRDEN FAZLA ÖZNE BULUNABİLİR.BU ÖZNELER BAĞLAÇLARLA YADA NOKTALAMA İŞARETLERİ İLE BİRBİRİNE BAĞLANIR.
“BEN, KARDEŞİM VE ANNEM PİKNİĞE GİDECEĞİZ.”
CÜMLESİNDE “GİDECEĞİZ” YÜKLEMDİR.BEN,KARDEŞİM VE ANNEM ÖZNE GÖREVİNDE KULLANILAN ŞAHISLARDIR.

NESNE
CÜMLEDE YÜKLEMİN BİLDİRDİĞİ İŞTEN ETKİLENEN ÖĞEDİR.YÜKLEME SORULAN “KİMİ NEYİ, NE” SORULARINA CEVAP VERİR NESNEYİ BULDURAN SORULARLA ÖZNEYİ BULDURAN SORULAR ÇOĞU ZAMAN BİRBİRİYLE KARIŞIR.KARIŞMAMASI İÇİN CÜMLENİN YÜKLEMİNİ BULDUKTAN SONRA,ÖNCE ÖZNENİN, DAHA SONRA NESNENİN BULUNMASI GEREKİR.ÖRNEĞİN;
“DÜN OKULDA KALEMİ KAYBOLMUŞ.”
ÖZNE YÜKLEM
İŞTE BÖYLE BİR KARIŞIKLIĞA MEYDAN VERMEMEK İÇİN, ÖNCE CÜMLENİN ÖZNESİ SONRA NESNESİ ARANIR.KARIŞIKLIĞIN SEBEBİNE GELİNCE; ”-i” EKİ HEM HAL EKİDİR, HEM DE ÜÇÜNCÜ TEKİL ŞAHIS İYELİK EKİDİR.NEYİ SORUSU İKİ EKLİDE KULLANILDIĞINDAN EKİN HANGİSİ OLDUĞUNA DİKKAT EDİLMELİDİR.HAL EKİ NESNE YAPAR, İYELİK EKİ İSE YAPMAZ.
NESNELER HAL EKİNİ ALIP ALMAMALARINA GÖRE İKİ GRUPTA İNCELENİR.
1.BELİRTİLİ NESNE
NESNE GÖREVİNDE BULUNAN SÖZ ”-i” HAL EKİ ALMIŞSA, NESNEYE BELİRTİLİ NESNE DENİR.
“ELİNDEKİ ÇİÇEKLERİ ANNESİNE VERDİ.”
CÜMLESİNDE “ÇİÇEKLERİ” NESNESİ “-i” HAL EKİ ALDIĞINDAN BELİRTİLİ NESNEDİR.
2.BELİRTİSİZ NESNE
NESNE GÖREVİNDE BULUNAN SÖZ “-i” HAL EKİNİ ALMAMIŞSA NESNE, BELİRTİSİZ NESNEDİR.
“ANNESİ İÇİN ÇİÇEK TOPLADI.”
CÜMLESİNDE “ÇİÇEK” NESNESİ BU EKİ ALMAMIŞ VE BELİRTİSİZ NESNE OLMUŞTUR.
BELİRTİSİZ NESNE BAZEN ÖZNEYLE KARIŞTIRILABİLİR.ÖRNEĞİN;
“OTOBÜS YOLCU TAŞIR.”
CÜMLESİNİN YÜKLEMİNE “NE TAŞIR?” DİYE SORDUĞUMUZDA HEM “OTOBÜS” HEM “YOLCU” CEVABI GELİR.BU DURUMDA HANGİSİ ÖZNE HANGİSİ NESNEDİR KARIŞIR.”TAŞIYAN NE?” SORUSUNA “OTOBÜS” CEVABI GELİYOR; BU ÖZNEDİR.”OTOBÜS NE TAŞIR?” SORUSUNA CEVAP VEREN “YOLCU” SÖZÜ İSE NESNEDİR; ÇÜNKÜ ÖZNEYİ BULDUKTAN SONRA SORULAN “NE” SORUSU DAİMA NESNEYİ VERİR.

CÜMLEDE BİRDEN FAZLA NESNE BULUNABİLİR.BUNLAR BAĞLAÇ YA DA NOKTALAMALARLA BİRBİRİNE BAĞLANIR.
“KAPIYI, PENCEREYİ ARDINA KADAR AÇMIŞ.”
NESNE NESNE YÜKLEM
CÜMLEDE İKİ NESNE VARDIR.
NESNE GENELLİKLE YÜKLEMİ FİİL OLAN CÜMLELERDE BULUNUR.ÇOK AZ DA GÖRÜLSE BAZI İSİM SOYLU SÖZCÜKLERİN YÜKLEM OLDUĞUNDA NESNE ALDIĞI DA OLUR.ÖRNEĞİN;
“HAYATIMI SANA BORÇLUYUM”
CÜMLESİNDE “BORÇLUYUM” YÜKLEMDİR.”BORÇLU” İSİMİ EKFİİL ALARAK YÜKLEM OLMUŞTUR.İSİM SOYLU OLDUĞU HALDE “HAYATIMI” NESNESİNİ ALMIŞTIR.
DOLAYLI TÜMLEÇ
YÜKLEMİN YÖNELDİĞİ, BULUNDUĞU, ÇIKTIĞI YERİ GÖSTEREN ÖĞEDİR.YÜKLEME SORULAN “-e”,”-de” VE “-den” HALİNDEKİ SORULARA AYNI EKLERİ ALARAK CEVAP VEREN SÖZ YA DA SÖZ ÖBEKLERİ DOLAYLI TÜMLEÇ GÖREVİNDE BULUNUR.
“ELİNDEKİ KİTAP VE DEFTERLERİ BANA VERDİ.”
D.T YÜKLEM
“BENİ SINIFTA İKİ SAATTİR BEKLİYORMUŞ.”
D.T YÜKLEM
DOLAYLI TÜMLEÇLER, DİĞER ÖĞELERDE OLDUĞU GİBİ , DEĞİŞİK SÖZ ÖBEKLERİ HALİNDE BULUNABİLİR.ÖRNEĞİN;
“HEPİMİZ RESMİN GÜZELLİĞİNE HAYRAN KALDIK.”
D.T YÜKLEM
ZARF TÜMLECİ
YÜKLEMİN ZAMANINI,DURUMUNU,MİKTARINI,YÖNÜNÜ,KOŞULUĞUNU VB. BİLDİREN ÖĞELERDİR.
“HAVA KARARMADAN KÖYE İNMELİYİM.”
ZARF TÜMLECİ YÜKLEM
“ALDIĞI NOTLAR ŞAŞILACAK KADAR YÜKSEKTİ.”
ZARF TÜMLECİ YÜKLEM
YÜKLEMİ İSİM OLAN CÜMLELERİ ÖĞELERİNE AYIRIRKEN DİKKATLİ OLMAK GEREKİR.ÇÜNKÜ DURUM ZARFIYLA NİTELEME SIFATINI BULDURAN SORU AYNIDIR.YANİ “NASIL” SORUSU HEM ZARF TÜMLECİNİ HEM SIFATI BULDURUR.ÖRNEĞİN;
“ONU BUGÜNLERDE ÇOK DALGIN GÖRÜYORUM.”
CÜMLESİNDE ALTI ÇİZİLİ SÖZÜN CÜMLE ÖĞESİ OLARAK GÖREVİ ZARFTIR.ÇÜNKÜ “NASIL GÖRÜYORUM?” SORUSUNA,YANİ FİİLE SORULAN SORUYA CEVAP VERİYOR.

EDAT TÜMLECİ
YÜKLEMİNE NE İLE, KİMİN İLE, HANGİ AMAÇLA, YAPILDIĞINI GÖSTEREN SÖZ ÖBEKLERİNE EDAT TÜMLECİ DENİR.
“O,BÜTÜN YAZILARINI, DOLMA KALEMLE YAZAR.”
“BU ARAŞTIRMAYI ARKADAŞLARIYLA YAPMIŞ.”
CÜMLELERİNDEKİ ALTI ÇİZİLİ SÖZ ÖBEKLERİ EDAT TÜMLECİ SAYILIR.
YÜKLEME SORULAN SORULARA CEVAP VERMEYEN SÖZ YADA SÖZ ÖBEKLERİ CÜMLE DIŞI UNSUR SAYILIR.ÖRNEĞİN;
“AHMET, SANA DEFALARCA GEÇ KALMAMANI SÖYLEMEDİM Mİ?”
D.T Z.T NESNE YÜKLEM
GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ “AHMET” SÖZÜ CÜMLEDE YÜKLEME SORULAN HİÇ BİR SORUYA CEVAP VERMİYOR,YANİ CÜMLE DIŞI UNSURDUR.

Agatha Christie

Agatha Christie

1890 yılında doğdu.İngiliz yazar Christie, popüler edebiyatın en önemli isimlerinden biri ve dedektif Hercule Poirot tipinin yaratıcısıdır. Babası Frederick Alvah Millet, Agatha henüz küçük yaştayken öldü. Annesi tarafından evde eğitilen küçük kız, yalnız bir çocukluk geçirdi. Küçük yaşta öyküler yazmaya başladı. 16 yaşında, şan öğrenimi görmek üzere Paris’e yollandıysa da kısa sürede bundan vazgeçti. Ciddi anlamda ilk edebi denemeleri, duygusal konuları ele alan öyküler oldu. 1914’te Arvhibald Christie adlı bir doktorla evlendi ve yeniden Fransa’ya gitti. Oradayken vakit geçirmek üzere okuduğu dedektif öykülerinin daha iyilerini yazabileceğini düşünerek ilk polis romanı olan The Mysterous Affair at Styles’ı (Styles’daki Esrarengiz Olay) yazdı. Kitap çeşitli yayınevinlerince geri çevrildikten sonra 1920’de Bodley Head Yayınevi tarafından kabul edildi. Styles, Agatha Christie’nin ilk Hercule Poirot’u romanıdır. Hercule Poirot, zekası, espri yeteneği, keskin gözlemciliği ve Avrupalı inceliği ile seçkinleşen Belçikalı bir dedektiftir. Cinayetleri “küçük gri hücreler” dediği beynini kullanarak çözmesi ve bu arada da İngiliz yüksek sınıfının özel yaşamının saklı yönlerini ortaya dökmesi ile tanınır. Agatha Christie’nin arka arkaya yazmaya başladığı polis romanları Poirot tipine uluslararası ün kazandırdı. Yazar ayrıca Miss Marple adının verdiği bir tip daha yarattı. Sevimli bir yaşlı kız olan amatör dedektif Miss Marple da çok tutuldu. 1928’de ilk kocasından boşanıp Max Mallowan’le evlendikten sonra birçok ülke gezip görme fırsatı bulan Christie’nin romanları 1930’larda çoğunlukla uluslararası mekânlarda geçmeye başladı. Hayranlarınca her kitabı beğenilmekle birlikte, Agatha Christie’nin edebi kaygılarla yazdığı bazı romanlar eleştirmenlerin de dikkatini çekti. Örneğin Roger Ackroyd Öldürüldü romanının anlatıcısı katilin kendisidir.

On Küçük Zenci ise polis romanının klasikleri arasındadır. Ölümünden sonra yayınlanan Son Perde ise, yazar ilk romanının geçtiği mekân olan Styles’daki eve döner ve cinayeti Harcule Poirot’ya işletir. Agatha Christie, İngiliz töre romanı geleneğinde yazığı polis romanları ile dünya edebiyatında kendine özgü bir yerin sahibi olmuştur.1976 yılında öldü.

Sinekli Bakkal ve Halide Edip
Romanın geneli göz önüne alınırsa siyasal,toplumsal ve duygusal sorunlarla örülmüş bir olay örgüsü dikkati çeker. II.Abdülhamit dönemi anlatılmaktadır. Ama sadece bir dönemin anlatıldığı bir roman değildir. Romanda Rabia’nın hayat hikayesi daha ön plandadır. Yazar,bu romanda kendi inandığı felsefeyi, değerleri olay örgüsüyle birlikte anlatıyor.

Kronolojik sırasıyla yazarın hayatı yaklaşık iki sayfa sürdüğü için ve dilenirse ayrıntılı olarak başka yerlerden de ulaşılabileceğinden hayatına çok kısa değineceğim:

Halide Edip, 1882 İstanbul’da doğdu. 1897 İlk çevirisi yayınlandı(J.Abbot’tan Mother adlı eserin çevirisiyle II. Abdülhamit tarafından şefkat nişanı ile ödüllendirildi) . 1917’ye kadar olan anılarını Mor Salkımlı Ev adlı eserinde anlattı.1922’ye kadar olan anılarını da Türkün Ateşle İmtihanı adlı eseriyle yayınladı.

Yazar, 1964 (9 Ocak) vefat etti ve İstanbul Merkez Efendi Mezarlığı’na defnedildi.

Halide Edip’i Etkileyen Faktörler ve Edebi Yönü:

Halide Edip,sosyal ve edebi bütün etkiler arasında kendi sentezini oluşturabilmiştir. Biyografisi incelendiğinde doğu,batı,eski,yeni,mistik,pozitivist,entelektüel birikim ve halk kültürü gibi pek çok etkiye maruz kalmış olduğu görülür. Edebi etkilenme kaynakları gözden geçirildiğinde; Divan Edebiyatı konusunda pek ısrarlı olmadığı görülür. Divan Edebiyatı eseri olarak Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşk mesnevisinin etkisinde kalmıştır. Türk şiiri olarak Halk şiiri ve Tanzimat sonrasına yönelmiştir. Kişiliği ve idealizmi ile Namık Kemal’i sever. On beş-on yedi yaşlarında Rıza Tevfik etkisiyle Hamid’i; özellikle Makber ve Ölü’yü tanımış ve sevmiş. Hamid etkisi daha sonra yerini T.Fikret’e bırakır; özellikle Sis şiirinin etkisinde kaldığını söyler. İngiliz edebiyatından Shakespare,Byron ve İngiliz İncil’in etkisinde kalır. İngiliz romancısı Dickens’ı “insanlığı için”,Fransız edebiyatından Zola’yı “insan ve hakikat adamı olarak”; “artist” olarak Daudet ile Maupassant’ı sever. Bizim edebiyatımızdan Süleyman Çelebi’nin Mevlid’ine oldukça bağlıdır. Gençliğinde Rıza Tevfik’ten Tasavvuf ve Halk Edebiyatı dersleri alırken bir taraftan da Salih Zeki’den matematik dersleri almıştır. Ziya Gökalp dil,kadın hakları,milliyetçilik fikri,batı,eğitim,dini görüş,halkçılık ve halk kültürü ve Turancılık konularında Halide Edip’i etkilemiştir.

Halide Edip için esas olan hayatın kendisidir. Romanları gözleme dayalı,fakat hayalleriyle genişletilmiştir. Halide Edip,hayal ve hakikati birlikte kullanmıştır. Eserlerine kendisinden bir şeyler katar,fakat hiçbir kahramanının bütünüyle kendisi olmadığını dile getirmiştir. Romanın tür olarak daima yaşayacağına inanır. Fikri birikimi,sosyokültürel hayatımızdaki kimliğine,edebiyatın pek çok alanında eser vermesine rağmen asıl şöhretini romancılığıyla yapmıştır. Edebiyat Üzerine Makaleler’inde A.Hamdi Tanpınar,1908-1921 yılları arasında “roman nevinin en yeni ve şahsi mahsullerini” verdiğini belirtmiştir. Yirmi yedi yıla yirmi bir roman sığdırmıştır. Sinekli Bakkal ise Türk edebiyatında en çok basılan romanı olmuştur. Eserlerinde çağdaş kadın tipi ön plandadır. Bu noktada M.Kaplan’ın değerlendirmelerinden özetleme yapmak istiyorum; romanlarındaki kadın da her şeyden önce kadındır; sevgili,anne,eş olarak ve daima kültürlüdür. Milli geleneklerimizin kıymetlerini kendisinde bir hazine gibi saklarken batılı-çağdaş medeniyeti de şahsiyetinin bir parçası haline getirebilmiştir.

Halide Edib,romanlarında fikir olarak savunduğu doğu-batı; eski-yeni sentezini uygulamıştır. Kendi hayatında oluşturduğu sentezi romanlarında temsil etmiştir. Onun romanlarını,doğu-batı; eski-yeni; aşk-mantık; kalp-akıl arasında önce çatışma yaşayan sonra bunları ideal bir sentezle çözümleyen kahramanın(özellikle kadın baş kahraman) romanı şeklinde özetleyebiliriz. Halide Edib’in romanlarında güzel sanatların pek çok alanı ifade bulmaktadır. Fakat bunların içinde en çok dikkati çeken musiki olmaktadır. Din,onun eserlerinde ve romanlarında önemli bir yer tutar. Din,fert ve ilahi kudret arasında bir iletişim vasıtasıdır. Yetişme tarzından dolayı da dinin özellikle tasavvufi ve rahmet yönü ağır basmaktadır. Halide Edib,sosyal konularda çözüm olarak halk kültürünü güçlü bir çıkış noktası olarak görmüş ve romanlarında da buna geniş yer vermiştir. Kadın meselesi kendi hayatında olduğu gibi romanlarında da temel meselelerden biridir. Halide Edib’in bu meseleye bakışını en iyi şekilde 1908 yılında Tanin’de yayınlanan ilk yazılarından birinin başlığı özetlemektedir; ”Beşiği sallayan el dünyaya hükmeder”.Bütün statülerinden önce kadın,annedir; çocuk doğurur,yetiştirir,eğitir; bu yönüyle de toplumun temelidir. Yine Halide Edib’in ideal birlikteliğinde kadın; eşinin kendini gerçekleştirmesine herkesten çok yardımcı olandır. Eşler birbirlerine karşılıklı var ediş’te yardımcıdırlar.

SİNEKLİ BAKKAL’IN İNCELEMESİ:

*OLAY ÖRGÜSÜ: Roman iki ana kısımdan oluşuyor. Birinci kısım kendi içinde yirmi yedi bölüm halindedir. İkinci kısım ise kendi içinde yirmi üç bölümden oluşuyor.

Romanın geneli göz önüne alınırsa siyasal,toplumsal ve duygusal sorunlarla örülmüş bir olay örgüsü dikkati çeker. II.Abdülhamit dönemi anlatılmaktadır. Ama sadece bir dönemin anlatıldığı bir roman değildir. Romanda Rabia’nın hayat hikayesi daha ön plandadır. Romanın ilk bölümünde daha çok ve karışık olaylar birbiri ardınca anlatılıyor; bu bölüm çözülecek olan bir düğüm şeklinde son buluyor. İkinci bölümde olay daha özele iniyor; daha yavaş bir şekilde Rabia’nın hayatı anlatılıyor. Romanın sonu hızlı bir şekilde ve çözüme ulaşarak bitiyor. Yazar,bu romanda kendi inandığı felsefeyi, değerleri olay örgüsüyle birlikte anlatıyor. Romanda zamana,reel hayata göre ya da bize göre ters gelen ve eleştirilecek noktalar olabilir; fakat bence önemli olan yazarın kendi görüşlerini ve kendi doğrularını güzel bir şekilde sunabilmiş olması ve bu sunumun en çok basılan-okunan romanlardan olabilmesidir.

Halide Edip’e göre medeni bir kadın iyi bir eğitimden geçmeli,dil öğrenmeli,spor yapmalı; toplum içinde çok rahat kendini ifade edebilmelidir. Romanın baş kahramanı olan Rabia da o dönemin şartlarına göre toplum içinde kendini çok rahatlıkla ifade edebilen her kesim tarafından sevilen ve saygı duyulan bir kadındır. Meselelerde bahsettiğim gibi bu roman,kendince, “olması gerekenleri” ve pek çok konudaki ideallerini,belki de bir nevi “simeranya”sının ipuçlarını yansıtıyor.

*ZAMAN: Bu roman II.Abdülhamit zamanında geçiyor (33 sene) . Roman,Sinekli Bakkal’ın tanıtımı ve Emine ile Tevfik’in çocukluklarıyla başlar. Çocuklukları gibi evlilik dönemi de kısaca anlatılır. Bu dönemi yaklaşık olarak 15-20 sene kadar düşünebiliriz. Rabia’nın doğumuyla(herhalde 1886 yılında) birlikte onun hayatı çevresinde diğer hayatlar da müşterek olarak anlatılıyor. Rabia’nın hayatını zamanı hesaplamak için düşünecek olursak; bir ara evlendiklerinden sonra Osman,Rabia’nın yirmi bir yaşlarında kendisinin ise kırklarında olduğunu dile getirir.(Rabia,on bir yaşlarında hıfzını tamamlamıştı; yaklaşık bu yaşlarında Peregrini ile onu tanıştırıyorlar; Peregrini bu tarihte otuz yaşında olmalıdır.) Buradan da Rabia ile geçen süreyi 22 sene kadar sayabiliriz. (1 Mayıs 1907 evlendikleri tarih; 21 Aralık 1907 doğum gecesi) .. 23 Temmuz 1908’de ihtilal oluyor; bu tarihten bir müddet sonra da sürgünlerin döndüğünü düşünebiliriz. Bizlerin okurken tanık olduğumuz yaklaşık 40-50 yıllık bir zaman…Halide Edip,romanda klasik tarzda yazmıştır; roman zamanında da klasik tarzı görebiliyoruz.

*Halide Edip,romanı 1935 yılında yazmıştır. Kendisi de Abdülhamit döneminde yaşamış,hatta çevirisi sebebiyle ondan Şefkat Nişanı almıştır. Yani o dönemleri (kendince) iyi bilmektedir. Bunu romanın arka planındaki,dönemin gelişmelerinde hissedebiliyoruz. Romanlarında tam olmasa da kendi hayatından parçalara rastladığımız yazarın,bu romanında da pek çok bağlantı bulabiliyoruz.

*MEKAN: Mekan bütün olarak İstanbul’dur. Ama romanın esas mekanı Sinekli Bakkal sokağı ve mahallesidir. Halide Edip’in hayatını incelerken 1913 yılında Evkaf Kız Mektepleri umumi müfettişliği ile vazifeliyken her hafta fakir mahalleleri,bilhassa Sinekli Bakkal’ı ziyaret ettiği dikkatimizi çekmişti. Büyük bir ihtimalle bu gezileri esnasındaki izlenimleri 1935 yılında yazdığı bu romanında kullanılmış olmalıdır.

Sinekli Bakkal Sokağı, Aksaray civarında dar bir sokaktır. 16 Aralık 1999 tarihli bir gazete haberinde belirtildiğine göre; Aksaray’dan Haseki Hastanesi’ne doğru dönünce ikiye ayrılan yolun solunda,sağdaki son sokak bugün görünüş olarak çok değişmekle birlikte; adı Sinekli Bahçe Sokağı imiş. Sinekli Bakkal; bakkalıyla, kahvesiyle, ahşap evleriyle, çeşmesiyle tam anlamıyla halka ait bir muhittir. İstanbul’un bu mekanı halkı ve halk kültürünü temsil etmektedir. Bununla birlikte Boğaziçi, Bebek, Beyoğlu, Çamlıca, Galata Köprüsü,Haliç ise gezinti yerleri, konakları, bonmarşeleri ile yeni ve zengin İstanbul’u temsil ediyor. Ayrıca mekanda da doğu-batı; eski-yeni meselesiyle karşılaşıyoruz. Rabia’nın mekandaki güzellik anlayışı; genişlik,ışık,açıklık,sadelik ile anlatılırken,Osman’ınki ise daha karışık,daha zıt unsurların birleşmesiyle oluşan bir güzellik anlayışıdır.

Ayrıca bahçe tasvirleri de oldukça yer tutmaktadır. Diğer meselelerde olduğu gibi mekanda da önce zıtlıklar gözümüze çarpıyor; bu zıtlıklarda sentez ise İmam’ın üç katlı evinin tamirden sonraki halinde yapılmıştır. Romanda açık alanlarda kapalı alanlar da bulunuyor,ama geneli dikkate alınırsa kapalı alanlar daha çok; ev,konak,bakkal gibi.

*BAKIŞ AÇISI: Romanda “hakim bakış açısı” vardır. Dönemin fiziki,pikolojik şartlarını iyi bilen; mekanı tanıyan; romandaki her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan bir anlatıcı-yazar göze çarpmaktadır. Sinekli Bakkal’ın Halide Edip’in üçüncü tür olan “töre romanları”na girdiğini daha önce belirtmiştik. Böyle bir romanda ise okuyucunun güvenebileceği,anlatılanlar konusunda tecrübeli olduğunu hissedebileceğimiz bir bakış açısı kullanılmıştır. Fakat yazar,anlatımda yazar olduğunu hissettirmemiştir.

*KİŞİLER:

RABİA: Çocukluğu dedesi İmam ve annesi Emine’nin terbiyesinde geçmiştir. Akranları gibi yedi yaşında ev işlerini güzel bir şekilde yapabiliyordu. Çocukluğunu yaşayamamıştır. Dedesi tarafından sürekli olarak cehennem tasvirleriyle büyütülmüştür; kızından dolayı mektebe göndermemiş eğitimini kendisi vermiştir. On bir yaşında hıfzını dedesine dinletmiştir. İstanbul’un en küçük, fakat üslubuyla ve sesiyle en meşhur hafızı olmuştur. On bir-on iki yaşlarında Vehbi Dede’den ders almaya başlar; kısa sürede tef,ud,kanun gibi alaturka sazları süratle ve kabiliyetle öğrenmiştir. Alaturka pek çok şarkıyı da güzel bir şekilde söyleyebilmektedir. Daha sonra Peregrini’den de batı müziği dersleri almaya başlamıştır ve bunda da başarılı olmuştur. Hatta doğu ve batı müziğini kendi üslubunda sentezlemiştir. Vehbi Dede ile tanıştıktan sonra dedesinin korkutucu din öğretilerinden bir nebze mevleviliğin yumuşaklığına doğru kaysa da hayatının pek çok anında dedesinin etkisi ön plana çıkmıştır. Babasıyla kalmaya başladıktan sonra ise neşeli ve sanatkar yönü daha baskın bir şekilde ortaya çıkmıştır; bu simasına da yansımıştır.

Peregrini’nin gözlemlerinden çıkardığımıza göre de; ”tabiatında riyazete temayül,manevi bir perhizkarlık,süratle düşünüp salim kararlar alma kabiliyeti” vardı. Ayrıca “fikirlerinden ziyade insanlara,yaşayan şeylere bağlı,sevdiği vakit ölüme kadar seven, en küçük bir şefkat tecellisiyle kalbi atan bir kadın olacağı” çocukluğundan anlaşılıyordu. Sanat zevki “herhangi bir üstadı tatmin edecek kadar dürüst ve salim” idi.

Karar verdi mi peşine bırakmayan; kendisine ihtiyacı olanlara yardımsever ve vefakar; onurlu ve Sinekli Bakkal’a-köklerine her şeyiyle bağlıdır. Aynı zamanda “giydiği her kıyafete şahsiyetinden bir şeyler katan” bir özelliği vardır. Uyuşamadığı noktalarda,münakaşa esnasında,inatçı ve kesinlikle cevap vermeyen bir yapıya sahip; aynı zamanda kabullenmediği şeyleri asla yapmayacak kadar inatçı ve güçlü. Açıklayamadığı ve gücünün yetmediği konularda kadere,alınyazısına son derece bağlı. Analık sevki tabiisi çok güçlü. Ruhi olarak cinsi buhranları yok. Rabia için Rakım’ın kullandığı; ”kız değil,sanki tılsımlı kuyu. İçine mazaallah ayağı kayıp düşeni dünyanın çengeli çekip çıkaramaz.” (s.317) tabiri de roman içinde onun yerini iyi ifade eden bir tamlamadır. Olumlu özelliklerin çoğunu kendinde toplamış bir kadın tiplemesidir. Eserde diğer bütün hayatlar onun hayatı etrafında ortak bir şekilde anlatılmaktadır. Doğuyu,halk kültürünü; fakat batıyla senteze ulaşabilmiş ve batıya pek çok şeyini kabul ettirebilmiş bir doğuyu temsil ediyor.

*PEREGRİNİ=OSMAN: Peregrini,Garp müziğinin üstadı olan,kulağı çok hassas bir müzik hocası. Ateşli ve heyecanlı bir yapıya sahip. Felsefeyi,fikri tartışmaları ve konuşmayı çok seviyor. Babası soylu bir İspanyol,fakat o babasını tanımıyor; annesi tarafından büyütülmüş. Annesi ise Papa İtalyalı olduğu için oranın milliyetine geçecek kadar dindar bir Katolik; dinin haricinde hiçbir şeye boyun eğmeyen ve eğenleri de anlamayan birisi.Gençlik döneminde ise zevklerin hepsini tatmış olarak,yirmi dört yaşında manastıra çekilir. Buradan usanınca dinini bırakarak tekrar dünya hayatına döner. Daha sonra Osmanlı milliyetine geçer,ismini değiştirir ve müzik hocalığı yapmaya başlar. Kendisinin üç şahsiyeti olduğuna inanır; birincisi dimağı,ikincisi ruhu,üçüncüsü de kalbi.

Rabia’yı tanıştıklarından itibaren en çok tahlil eden kişi. Tahlil,gözlem onun için çok önemli; bu bir bölümde şu şekilde dile getiriliyor; ”Osman,bir insan ruhunun sırlarını öğrenebilmek için diri bir göğsü yarıp açmaya razı olacak kadar fikri tecessüsün esiri.”(s.357) Bu özelliği de onun Garp çocuğu olmasıyla irtibatlandırılıyor. Sürekli soru soran ve öğrenmeye hevesli bir yapısı var.Rabia’yı gerçekten seviyor ve ona saygı duyuyor; çok zengin ve asil bir aileden olsa bile sırf bu sevgisinden dolayı her şeyi geride bırakıp Rabia’nın istediği hayatı kabul ediyor. Zaman zaman alıştığı yaşantının çok dışındaki bu hayattan dolayı sıkıntı çekse de Rabia’ya olan bağlılığıyla ve çevresindekilerin ona gösterdiği alaka ile bu yeni hayatına uyum sağlıyor. Yeni evlerine taşındıktan sonra ancak kendine özel bir çalışma odası ayırıp,orada yapmak istediği beste ile uğraşabiliyor. “Tılsımlı kuyu” operası da aynı zamanda Rabia ile Osman sentezinin canlı bir göstergesi oluyor. Peregrini olarak başladığı yolu Osman olarak noktalayan kahraman olumlu ve yuvarlak bir karakterdir. Batıyı,yeniyi; ama doğuyla senteze ulaşabilmiş,doğuyla birleşmesi neticesinde olumlu özelliklerini arttırmış bir batıyı temsil ediyor.

*VEHBİ DEDE: Dini,ama bilhassa tasavvufu temsil ediyor. O,romanın hemen hemen her anında karşımıza çözüm olarak çıkıyor. Rabia onun sayesinde yumuşayıp,kendini her yönde geliştirir. Peregrini’nin Osman’a dönmesinde alt yapı olarak onun katkısı çok büyüktür. Hasılı Dede ve temsil ettiği felsefe romanda sorun-problem-anlaşmazlık olan her yerde çözüm olarak karşımıza çıkmaktadır. Bütün bunların yanında insani özelliklerden soyutlanmış bir karakter değildir. Tam aksi birebir hayatın her alanında olan bir karakterdir. Felsefenin dışında pek çok telli saza ve neye vakıf bir alaturka musiki hocasıdır. İnsanların kızını,bütün ailesini güvenerek teslim ettiği,emanet ettiği bir güven kapısıdır. Ayrıca insanların rahatlıkla sırlarını,dertlerini de paylaştığı bir kişidir. Her olaya daima yumuşak bir tavırla yaklaşır. Kainatta gerçekleşen her hadiseye esas kudretin gölgeleri nazarıyla bakabilir ve bunu yanındakilere de izah etmeye gayret gösterir. İnsana huzur veren bir yapısı vardır; hem iç alemiyle hem de dış görünüşüyle. Mütevazi, az söyleyen ve çok perhizkar bir şekilde yaşayan; sakin ve telaşsız bir yapıya sahip.

*TEVFİK=KIZ TEVFİK: Karagöz ve Ortaoyunu sanatçısı. “Yürüyüp söylemeye başladığı andan itibaren herkesin taklidini yapmış bütün mahalleyi güldürmüş”(s.13) : ”bütün havailiklerine rağmen İstanbul’un hudai nabit yetiştirdiği halk sanatkarlarının hususiyetlerini gösteren” (s.13) birisi. Çocukluğundan itibaren hem fiziki özellikleriyle hem de sanatçı yönüyle ön planda olmuş. Çocukluğu yeğeni olduğu İstanbul Bakkaliyesi sahibi Mustafa Efendi’nin yanında geçiyor. Paraya önem vermiyor ve mahallenin daha ziyade fakirleriyle arkadaş. Tembel ve çocuk ruhlu,neşeli,oyunu seviyor. Elleri kağıt parçalarına can veren bir çevikliğe sahip. Sesini,mimiklerini kullanma da oldukça usta. Tevfik’in dinle ilgisi ve bağlantısı yok; içki içen,ilk sürgününde eğlence hayatını yaşamış birisi. Ona göre sanat; yazılı değil,her an değişen hayattadır. Paraya hiç kıymet vermiyor. Sevdiği kişi,arkadaşı,dostu için cezaya ve canını bile vermeye razı olacak kadar sadık ve cesaretli bir yapıya sahip.

*İMAM HACI İLHAMİ EFENDİ: Mahallenin imamı. Mahalle sakinleri tarafından pinti ve hasis olarak biliniyor. Paraya ve mevkiye düşkün; para için jurnalcilik yapabilen biri. Görünüşünde ve konuşmasında heybet var. Vaazlarında cehennemi daha parlak ve canlı olarak anlatıyor. Hazza ve sevince,umum hayat tecellisine karşı dinmeyen bir kin ve affetmeyen bir düşmanlığı herkese öğretmeye çalışıyor. Hiç tebessüm etmeyen,gülmeyen biri. Yeni olan şeylere karşı. Bütün katılığına rağmen Vehbi Dede’ye evliya olarak bakıyor; ona saygı duyuyor. Kindar ve inatçı. Yaşlılığında bile rahmet,şefaat vadeden surelere bile kinini,insanları hiç affetmeyen nefretini karıştırıyor. Bütün mahalle halkını “cehennemlik” olarak görüyor. Sert,değişmeyen eskiyi temsil ediyor. İmam karakteri olarak olumsuz ve korkutucu bir tip.

*EMİNE: İmam’ın kızı,Tevfik’in karısı ve Rabia’nın annesi. Çocukluğundan itibaren hamarat,titiz, mahalle çocuklarıyla oynamaya tenezzül etmeyen biri. Suratsız ve gülmeyen; İmam’ın akidesinin biricik timsali. On yedi yaşında Tevfik’e kaçıyor; Tevfik’in balmumu gibi kalıptan kalıba girmesinde ideal bir koca sezdiği ve ona oyunculuğu bırakacağına dair söz verdirttiği için onunla evleniyor. Kalbi kuru,kafası dar ve dilinin zehir gibi olmasının yanında kindar ve gururlu. İdeal olarak babasını düşünüyor. O da babası gibi paraya önem veriyor. Kendine göre olan namus anlayışı çok önemli. Tevfik’ten ayrıldıktan sonra ona sürekli beddua eden ve onu kötüleyen biri. Tevfik’ten ne kadar nefret etse de onu kendi malı gibi görüyor ve ona döneceğini düşünüyor. Asla affetmiyor. Kini ve üzüntüsüyle günden güne çöküp vefat ediyor.

*SELİM PAŞA: Hükümdarın Zaptiye Nazırı. Boş zamanlarında sigara iskemlesi,köşelik,arka kaşağı yapar. İyi bir aile babası ve karısına bağlı. Paşa,tamamen eski zaman adamı. Samimi ve kendi ölçüleriyle namuskar.

*SABİHA HANIM: Selim Paşa’nın karısı. Bir yönüyle hayır sahibi,merhametli,bağış seven; sağ elinin verdiğini sol elinin duymadığı biri; diğer yönüyle de saza söze düşkün,bir dalda durmayan bir kadın. Halk türkülerini,oyun havalarını sevdiği gibi en ağır dini musikiyi de seviyor. Hükmeden,meraklı; emri altındaki her ferdin ne yaptığını-ne düşündüğünü öğrenmezse içi rahat etmez. Bunların yanında sır saklayan,ağzı sıkı biri. Ailesine düşkün; eşinin ikinci bir hanımı ve ondan çocuğu olduğunu bildiği halde bunu saklamış,hanım ölünce de kızlarına bakmış. Bunun yanında oğlunu çok seven bir anne.

*HİLMİ: Selim Paşa ile Sabiha Hanım’ın oğlu. Jön Türk. Genç ve devrimci aydınları temsil ediyor. Giyimine dikkat eder ve zevkinde diğer “paşazade” çocuklarından onu ayıran bir başkalık, durgunluk vardır. Gözleri ve bakışının manası ile ağzı ve dudaklarının ifadesi onun ince düşünceli bir mizaca sahip olduğu havasını vermektedir. Annesine derin bir sevgi ve hürmeti vardır; bunu davranışlarıyla da gösterir.

*RAKIM AMCA=CÜCE: Tevfik’in oyuncu arkadaşlarından.. Rabia’ya sözünü geçirebilen,çıkışabilen yegane kişilerden biri.

Neşeli,taklit yeteneği olan bir oyuncu. Dindar değil,zaman zaman içki içiyor; Ramazan’da oruç tutmuyor ve namaz kılmıyor; Vehbi Dede’ye ve dindarlara saygılı.

*BİLAL: Rumelili Bahçıvan Ramazan Ağa’nın yeğeni. Yaşı küçükken bile özellikleri belirgin; isyankar mağrur,ateşli. Tokattan,tekmeden kaçan; başını her halden kurtarabilen biri. Yaşlıları bile ürküten bakışlara sahip. İş yapmayı sevmiyor. Selim Paşa tarafından görünüşü ve gözlerindeki kudreti farkedilerek okutuluyor. Rabia’yı tutkulu bir şekilde seviyor. Rabia ise ilk kendi yaşlarında bir karşı cins olarak ondan hoşlanıyor; fakat Selim Paşa’nın dile getirdiği evlenme teklifini kesin olarak reddediyor. Bundan sonra Bilal,Paşa’nın damadı olma yolunda ilerliyor. Bilal,Vehbi Dede ve Peregrini’yi çalgıcı olarak; Hilmi ve arkadaşlarını ise birer züppe olarak görüyor. Paşa’yı beğeniyor ve her haliyle onun gibi olmak istiyor. Kudret hissi ve hakimiyet duygusu çok baskın. Rabia’nın evleneceğini öğrendiğinde bile onu sevdiğini farkediyor; Mihri ile evlenince Anadolu’da görevli olacağını düşünerek kendini rahatlatmaya çalışıyor. 1907 yılında Hıdrellez de Mihri ile evlenince gözden kayboluyor.

*TULUMBACI BAŞI SABİT BEYAĞABEY: Mahallenin Tulumbacı başlarından en hatırı sayılırı. Kendine mahsus bir babayiğitliği,namus ölçüsü vardı; ama bunun yanında külhanbeyliğin verdiği bir kabadayılığı,sert ve yakışıksız davranışları vardı. Rabia’ya göz dağı vermek için gidip bunu başaramayınca,bu olaydan sonra Rabia’dan korkar,ona saygı gösterir. Kendisiyle birlikte bütün tulumbacılar Rabia ile bağlantısı olan herkese saygı gösterirler. Rabia Osman ile evlendikten sonra da Osman ile iyi diyalog kuran biri olur.

*ÇİNGENE PENBE: Batıl inançları bol olan bir çingene. Tevfik ile ilgilenirken Rabia’nın ikazıyla bundan vazgeçmiştir. Onlarla kalmaya başladıktan sonra Rabia’ya ev işlerinde yardım eden,onun “teyze” diye hitap ettiği biri olur.

*KANARYA: Sabiha Hanım’ın alıp yetiştirdiği bir güzel Çerkes kızı. Daha sonra saraya Kadın Hanım’a verilen böylece saraya giren birisi. Sarayda sultanın yeğeniyle evlendirilir; bundan sonra Nejat Bey’in eşi olarak karşımıza çıkar. Abdülhamit’ten korkar ve onu sevmez. Nejat Bey’in eşi olduktan sonra da aslını unutmaz ve Sabiha Hanımlara saygıda kusur etmez. Rabia’nın düğün hazırlıklarında yardım ediyor ve sık sık görüşüyorlar. En son Rabia’nın hamileliği esnasında karşımıza çıkıyor. Yardımsever birisi.

*NEJAT BEY: Padişahın yeğeni. Saray içinde yetişmiş,bundan dolayı halkın yaşantısı ona ilginç ve gizemli geliyor. Rabia’ya sanatkarlığının dışında bu yönünden dolayı bir yakınlık duyuyor. Batı müziğini ve piyano çalmayı biliyor. Vehbi Dede ve Peregrini ile her hafta toplanıyorlar. Babası da kendisi de çocuk tabiatlı olduğu için hiçbir entrikaya karışmazlar. Onun için saray çevresinin en rahat ailesidirler.

*SAFVET BEY: İkinci Mabeyinci. Hiç evlenmemiş. Yeğenlerini büyütüp,eğitimini sağlamış. İnsanlara iyilik ve kardeşlik yapmak için gökten yere inmiş bir hali var. “Aşk ahlakı! Kim bilir belki istikbalde insan müesseselerinin nazımı olur… İnşaallah olsun.” diye düşünen birisi.

*DÜRNEV: Selim Paşa’ların gelini; Hilmi’nin eşi. Sabiha Hanım tarafından küçükken alınıp yetiştirilmiş,terbiye edilmiş,iyi bir tahsil verilmiş ve oğluyla evlendirilmiş bir Çerkes kızı. Fakat Sabiha Hanım romatizmaya yakalanıp yatağa bağlandıktan sonra cesaretlenip kendi başına hareket etmeye başlar. Aşırı süslü,karışık ve şaşaalı makyaja ve giyinişe sahip. Hareketleri ve mimikleri “resimli kitaplardan taklit” gibi. Taklitçi yeniyi temsil ediyor. Ama sürgünde yaşadığı zorluklardan sonra biraz daha olumlu hale gelmiş birisi.

*GALİP: Hilmi’nin Jön Türk arkadaşlarından. Annesi ölmüş,zengin bir babanın oğlu. İleri ki dönemlerde Rabia’yı istiyor; fakat Rabia kabul etmiyor. Cüce tarafından “istediğin kalıba sokabileceğin bir koca adayı” olarak nitelendiriliyor. Bu vakadan sonra Rabia,Galip ve Şevki varken Hilmi’nin odasına çıkmaz.

*ŞEVKİ: Hilmi’nin Jön Türk arkadaşlarından. Vehbi Dede’nin İmam’dan daha tehlikeli olduğunu düşünüyor. Devrimci gençliği temsil ediyor. Konuşkan,taklitçi ve düşüncesine ateşli bir şekilde bağlı.

*ZATİ BEY: (Yeni) Dahiliye Nazırı. Dilediği ferdi asmak,boğdurmak kudretine sahip olmak için ömrünün on senesini fedaya hazırdı. Evi o zamanın alafrangalığına özenilerek dekor edilmiş; hizmetlileriyle,eşyasıyla ve kendi giyimiyle özentili birisi. Menfaatine düşkün. Dinle hiçbir alışverişi olmayan bir adam.

*BAYRAM AĞA: Selim Paşa’nın bahçıvanı. Rumelili. Kendine ve yetiştiği ortama has kural ve prensipleri var. Otoriter.

*BEHİRE HANIM: Safvet Bey’in kız kardeşinin kızı. Mürebbiyelerle büyütülen kibar kızlara kendi kültürleri,kendi klasiklerinin de öğretildiği devirde yetişmiş. Kocası sadece Avrupa’da yapmış olduğu için kendi kızlarını Fransız mürebbiyeler elinde yetiştirmiş; Avrupa’dan gelen her şeyi gökten inmiş bir emir kabul eden biriydi. Hayatları serbest ve mesut olsa da Behire Hanım ananelere bağlı; bundan dolayı da dayısının yanına sık geliyor.

*ARİF: Safvet Bey’in yetim yeğeni. Safvet Bey tarafından büyütülmüş ve onunla birlikte kalıyor. Nejat Bey’den sonra en iyi Türk piyanist. Tembel olduğu için ve müzikten para kazanılması adet olmadığından çalışmıyor; canı istediği zaman Robert Koleji’ne kaydoluyor,bir müddet devam edip çıkıyor.

*MUAVİN RANA BEY: Selim Paşa’nın yardımcısı.

*GÖZPATLATAN MUZAFFER: Tehlikeli,siyasi sanıkları sorgulamayla memur. Görünüş olarak eski pehlivanlara benziyor. Yardımsever,vazifesini yerine getiren bir adam imajı var. 1908 ihtilalinden sonra ise Meşrutiyet hatibi olur.

*MİSİS HOPKİNS: Robert Koleji’nin İngilizce hocasının madamı. Kanarya’nın arkadaşı; ondan hayatı hakkında pek çok şeyi öğreniyor.

*EBE ZEHRA HANIM: Mahallenin ebesi.

*KAHYA ŞÜKRİYE HANIM: Sabiha Hanım’ın kahyası. Konaktaki her şeyi hanımına haber veren, kendisine verilen görevleri yapan biri.

*UŞAK ŞEVKET AĞA: Selim Paşa’nın uşağı. On beş yıldır Paşa’ya hizmet ediyor. Sinekli Bakkal’ın iç işlerini ezbere biliyor.

*ESKİCİ FEHMİ EFENDİ: Sinekli Bakkal’ın umumi ve içtimai hayatına,her vesileyle karışan; ihtiyar heyetinin hatırı sayılır azalarından. Osman’a da yakınlık gösteren komşulardan. Mahallenin muhafazakar kısmını idare ediyor.

*BEKÇİ RAMAZAN AĞA: Sinekli Bakkal bekçisi.

*DOKTOR KASIM: Dahiliyeci. Türk tıbbına Alman fennini,biraz da katılığını getiren meşhur simalardan. Rabia’nın doktorlarından. Hastaların dimağlarına etki ederek tedavi etme fikrini İstanbul’da yayan ilk doktor olarak geçiyor. Çoluk çocuğu olmadığı için biraz daha sert yaklaştığı belirtiliyor.

*DOKTOR SALİM: Jinekolog. Türk tıbbına Alman fennini ve katılığını sokan diğer meşhur sima. Rabia’nın doktoru. İlk sezeryan uygulayacağı hastası olduğu için Rabia ile çok ilgilenir. Daha yumuşak tabiatlı.

*İKBAL HANIM: İkinci Mabeyinci Safvet Beyin süt ninesi ve yalının hanımı. İhtiyar,kendine göre bir sevimliliği olan,Çerkes asıllı. Elli beş senedir İstanbul’da olmasına rağmen Türkçe’yi tam öğrenememiş. Şiddetli taassupla dindar; fakat bu dindarlığının içi dolu değil. Vehbi Dede’ye ve Rabia’ya hürmeti çok. Çileli bir gençliği var; bunu daha sonra Rabia ile paylaşıyor.

*ELENİ: Osman’ın aşçısı.

*BAKKAL MUSTAFA EFENDİ: İstanbul Bakkaliyesi’nin sahibi,Tevfik’in dayısı. Tiryaki bir mahalle bakkalı.

*MİHRİ: Selim Paşa’nın kızı.

Halide Edip,üslupçu değildir. Cümle yapısı çoğunlukla eleştirilmiştir. Kendisiyle yapılan röportajlarda da yazı yazmayı bir gaye için değil,”yazmak için” sevmekte olduğunu ve çoğunlukla yazdığını bitmiş kabul etmekte çok az düzeltmekte olduğunu belirtmiştir. Eleştiri almasına rağmen,bence samimi ve kolay sürükleyen ve yer yer heyecanlandıran bir üslubu vardır. Bunun sebebi de herhalde çoğunlukla hayatını ve düşüncelerini aksettirmesi olmalıdır.

ŞEYH GALİP ( 1757 – 1799 )

Divan edebiyatımızın son büyük şairi Şeyh Galip 1757 yılında İstanbul’da doğdu. Babası Mustafa Reşit Efendi Mevlevi tarikatına bağlı olduğu için Şeyh Galip de bu çevrede büyümüştür.İl eğitimini babasından almıştır. Asıl adı Mehmet olan Şeyh Galip, önceleri ESAT mahlasını kullandı fakat bu mahlası başka şairler de kullanmaya başlayınca GALİP mahlasını kullanmıştır.Kişiliğinin gelişmesinde Mevlana’nın büyük etkisi olmuştur.

Şeyh Galip aldığı eğitimin de vermiş olduğu olgunlukla küçük yaşlarda şiir yazmaya başlamış, daha yirmi üç yaşındayken bir divan oluşturmuş ve yirmi beş yaşında da ünlü Hüsn-ü Aşk mesnevisini yazmıştır.

Sebk-i Hindi akımının bir temsilcisidir. ( SEBK-İ HİNDİ : Hint tarzı anlamında,anlaşılması zor mazmunlar,alışılmamış benzetmeler ağır bir dil anlayışı )

Şeyh Galib, şiirlerinde halk deyimlerine, İstanbul konuşmasının özelliklerine değer vermiş, hatta hece vezniyle şiirler yazmıştır.Şiirinde musiki çok önemlidir.

Şeyh Galib’in, çok süslü, çok renkli, zengin mecazlar ve istiarelerle dolu yüksek bir şiir dili vardır. O da bütün divan şairleri gibi, kelime hünerlerine yer vermiş; hatta zengin hayallerini ve hayal oyunlarını, dilimize Arapça ve Farsçadan yeni kelimeler getirerek söylemiş; o zamana kadar her çeşit sözün söylendiği sanılan bu edebiyatta yeni bir hamle yapmıştır.

Yetiştiği çevrenin de etkisiyle mevlevi tarikatına girmiş, gerçek bir tarikatçı olabilmek için de üç yıl İstanbul’daki Yenikapı mevlevihanesinde ( Bazı kaynaklara göre Konya’da ) çile doldurmuştur. Bir süre tarikatın çeşitli kademelerinde görev aldıktan sonra da Galatasaray mevlevihanesine şeyh olmuştur. Kendisi de bir şair olan yenilikçi padişah III. Selim döneminde korunan ve büyük ilgi gören Şeyh Galip, yaşamının son yıllarını da İstanbul’da geçirmiştir. Tüm yaşamını İstanbul’da geçiren şair 1799 yılında İstanbul’da ölmüştür. Şeyh Galib’in mezarı Galata mevlevihanesinin avlusundaki türbede bulunmaktadır.

Eserleri : Divan, Hüsn ü Aşk, Şerh-i Cezire-i Mesnevi, Es-Sohbetü’s-Safiyye

Hüsn ü Aşk : Şeyh Galib’in ve edebiyatımızın ünlü mesnevisidir. Hüsn ü Aşk, zengin bir duyuş ve düşünüşle söylenmiş, hikayeden çok, şiir diliyle ve yine ilahi aşk yolunda katlanılması gereken zorlukları belirtmek gayesiyle yazılmış bir eserdir. Kendi türündeki mesnevilerin hiçbirinde rastlanmayan bir tasvir, hayal, kompozisyon güzelliğine sahiptir.Şeyh Galip bir mecliste Nabi’nin Hayrabad isimli mesnevisinden daha güzel bir eser yazabileceği iddiasında bulunmuş ve eserini bu iddiayı ispat maksadıyla yazmıştır. Böylelikle 26 yaşındayken meydana koyduğu Hüsn ü Aşk, yalnız Nabi’nin eserinden üstün olmakla kalmamış, aynı zamanda bütün divan edebiyatımızın en güzel ve son mesnevilerinden biri olmuştur.

Şeyh Galib, Hüsnü Aşk’ı yazarken Mevlana’nın Mesnevi’sinden ilham aldığını söylemiştir. Eser’de Nizami’nin ve Fuzûli’nin Leyla ve Mecnûn’undan da izler vardır. Yapı ve şekil bakımından diğer mesnevilerden farklı değildir. Tek ayrılık öncekilerde arada bir yer alan gazellere karşılık Şeyh Galib’in “tardiyye” ismini verdiği muhammeslerin bulunuşudur.
Tardiyyeler mesnevinin en güzel parçalarıdır. Bunlar bağımsız birer manzume olarak da kabul edilebilir.

Eserin konusu: Beni Mahabbet isimli fakir bir Arap kabilesinde aynı gecede dünyaya gelen Hüsn ile Aşk, kabilenin ileri gelenlerince birbirlerine nişanlanırlar. Büyüdüklerinde aynı okula Mekteb-i Aşk’a gidip; aynı hoca Molla-yı Cünûn’dan ders alırlar. Hüsn, Aşk’ı sever. Kabilenin büyüğü Hayret, onların görüşmelerini engeller. Aşk ise, Molla-yı Cünûn’un tavsiyesine uyarak Hüsn’ü ister. Hüsn’ü alabilmesi için Aşk’ın “Kalp” ülkesine gidip, “Kimya”yı bulup getirmesi şart koşulur. Bu meşakkatli yolda Gayret ve Suhan, Aşk’a arkadaşlık ederler. Karşılaştığı engelleri birer birer aşan Aşk, sûretlerle bezenmiş olan Varlık şehrine girer. Nefy aleminde kendi hayallerine kapılan Aşk, cezbe ateşiyle bu şehri yakar, bu sûretlerden ve hayallerden kurtulur; böylece Hüsn’ün de Aşk’ın da aynı şey olduğunu anlayan Aşk, “vahdet” (birlik) sırrına erişir.

Hüsn-ü Aşk Abdülbaki Gölpınarlı tarafından yayına hazırlanarak 1968 yılında yayınlanmıştır.

EN ÖNEMLİ ÖZELLİKLERİ

* Divan Edebiyatı’nın son büyük şairidir.

* Sebk – i Hindi akımı temsilcisidir.

* En önemli eserleri Divan – ı ve Hüsnü Aşk adlı mesnevisidir.

* Süslü, çeşitli sanatlarla dolu ağır bir dili vardır.

SEFİLLER

SEFİLLER
Bay Myriel genç yaşında evlenmiştir. Eski parlamento üyeleri dağıtıldıktan sonra Bay Myriel İtalya’ya göç etmiştir ve burada uzun süredir hasta olan eşini Fransız İhtilali ile birlikte kaybetmiştir.Uzun bir aradan sonra Bay Myriel tekrar Fransa’ya dönmüştür. Burada rahip olmuştur ve Digne piskoposluğuna atanmıştır. Bu atamayla Bay Myriel kendisinden on yaş küçük olan kız kardeşini ve hizmetçilerini alarak görev yerine gitmiştir.Piskoposluk sarayı çok görkemli bir konaktır fakat bunu yanında hastane tek katlı çok küçük bir yerdir. Bay Myriel bir akşam hastanenin başhekimini evine yemeğe çağırır ve ona evi ile hastaneyi değiştirmeyi önerir. Bu öneriyi sevinçle karşılayan başhekim bu öneriyi kabul eder ve kısa bir sürede hastane ile piskoposluk sarayının yeri değişir.Bay Myriel yaptığı yardımlarla kısa sürede halkın kalbinde taht kurmuştur. Halka verdiği vaazlarda hasta olan insanlara kötü gözle bakılmaması gerektiğini bunu aksine hastalığı yaratan koşulları görüp onları iyileştirmenin bir çaresini bulmanın gerektiğini anlatmıştır.1815 yılının Ekim ayında Digne kentine kırk yaşlarında bir adam gelmiştir. Bu adam ilginç giyimiyle garip bir görüntü oluşturuyordur. Adam kentin en gösterişli bir hanına doğru yürür ve orada kalmak istediğini han sahibine iletir fakat kalacak yer olmadığı için buradan geri döner. Halbuki bu handa yer vardır fakat hancı sahibinin gözü tutmadığı için adama yalan söyler ve onu başından atar.Adam, girdiği diğer meyhanede de handaki olaylara benzer davranışlarla karşılaşır ve bir cezaevinin kapısını çalar. Küçük pencereden bakan gardiyana bir gecelik yatak istediğini söyler fakat gardiyan oraya sadece suç işleyenlerin girebileceğini söyler ve pencereyi kapatır.Gece yaklaştıkça adam iyice titremeye başlamıştır. Yürüdüğü yolun sonunda yıkık bir kulübe görür ve geceyi geçirmek için oraya sığınmaya karar verir. Fakat içeri girer girmez kocaman bir köpekle karşılaşır ve haykırarak oradan uzaklaşır. Bütün umutlarını yitirmiş bir vaziyette kilisenin bahçesindeki taş kanepeye uzanır. Tam o sırada kiliseden çıkan yaşlı bir kadın adamı görerek ona yaklaşır. Bu kadın Bay Myriel’in hizmetçisi Bayan Magloire’dir. Adama yaklaşarak ona bir kaç soru sorar ve sonunda adamın elini tutarak bahçenin öbür ucundaki kulübeye gitmesini önerir ve daha sonra oradan uzaklaşır.

Adam hiçbir şey söylemeden kendisine gösterilen yere doğru yürür ve kulübenin kapısını çalar. İçerden bir ses kapının açık olduğunu ve içeri girebileceğini söyler.

Yabancı adam kapıyı itip içeri girer. Kısa bir süre sonra adam Bay Myriel’in yanına gelerek boğuk bir sesle adını Jan Valjan olduğunu ve kürek hükümlüsü olduğunu anlatır ve devam eder. Tam on dokuz yılının zindanda geçirdiğini, Paterliye kasabasına gittiğini ve dört gündür yolda olduğunu söyler

Piskopos (Bay Myriel) sakin bir sesle hizmetçiye dönerek misafirlerine yiyecek ve yatacak bir mekan hazırlamalarını söyler. Kısa bir süre sonra Bayan Magloire elinde gümüş şamdanlarla içeri girer. Misafirin önüne altın, gümüş çatal-bıçakları ve tabakları koyar.

Bayan Magloire çok güzel bir yemek hazırlamşıtır ve Piskopos bir de bunlara özel günler için sakladığı Bordo şarabını ilave ederek misafirine:

-Buyurun sofraya! demiştir.

Adam, açlığın vermiş olduğu hisle hemen sofraya oturup yemeklerini yemiştir ve yemekten sonra meyve yerken piskoposa teşekkürlerini bildirir.

Adam yemekten sonra kendisine ayrılan yatağa giderek deliksiz bir uykuya dalar.

Jan Valjan gece yarısı uyanır ve tekrar yatmak ister fakat bir türlü uyuyamaz. Aklı yaşlı, hizmetçinin birkaç saat önce masaya koyduğu gümüş ve altın yemek takımlarında kalmıştır. Geceyarısı kalkıp gizlice papazın odasına girer ve sanki bunu daha önceleri yapıyormuş gibi çabucak papazın başucundaki sepeti kavrar. Bu sepetin içinde o akşam yemek yediği gümüş takımlar vardır.

Jan Valjan kısar sürede odadan çıkar ve kaçmaya başlar.

Ertesi sabah Bay Myriel bahçeye dolaşmaya çıkar Bu sırada sararmış bir yüzle hizmetçi Magloire çıkagelir ve dünkü adamın gümüş takımlarını alarak kaçtığını söyler

Myriel kadına dönerek gümüş takımların kendilerinin mi olduğunu sorar. Hizmetçi tam cevap vermeye hazırlanırken Jan Valjan ve onu yakalayan üç jandarma kapıyı açarak içeri girerler. Jandarmalar piskoposa askerce bir selam vererek:

- Piskoposum… bu sefil…

Myriel jandarmanın sözünü keserek Myriel’e niçin sadece çatal-bıçak ve tabakları aldığını oysa ki kendisinin ona gümüş şamdanları da verdiğini söyler. Bu sözler karşısında Jan Valjan Myriel’e büyük bir şaşkınlıkla bakar. Bu sırada piskopos jandarmalara Jan Valjan’ı serbest bırakarak gitmelerini emrederek Jan Valjan’a şamdanları da verir.
Jan Valjan, hayretten ve korkudan sapsarı kesilmiştir. Piskopos şamdanları uzatırken ona yaklaşarak gümüşleri alarak kötü geçmişini unutmasını ve iyi bir insan olma yolunda kendisine verdiği sözü tutmasını söyler.

Jan Valjan koşarcasına Digne kentinden çıkar ve akşama kadar kırlarda yürür.

Aynı yüzyılın içinde Montfermei’de bir otel vardır. Bu oteli Tenardiye adında bir karı-koca çalıştırmaktadır. Kapının önünde iki kız çocuğu oynamaktadır. Çocukların annesi oturmaktadır. Tam bu sırada kucağında çocuğu ile birlikte çok yoksul bir kadın kapıya gelir. Üzgün ve birazda hasta görünümlü olan bu kadın Bayan Tenardiye’ye kendi öyküsünü anlatmaya başlar. Konuşması bitince kucağındaki çocuğu öperek uyandırır ve kapının önünde oynayan iki kız çocuğun yanlarına yollar ve iki kadın konuşmalarına devam ederler.

Bu sırada Bayan Tenardiye küçük kızın adının Cosette olduğunu öğrenir. Üç küçük kız kardeş gibi kapının önünde oynuyorlardır. Bu durum karşısında yabancı kadın Bayan Tenradiye’nin elinin tutarak kızının onların yanın kalmasını ister. Bayan Tenardiye kadının bu isteğini geri çevirmez.

Yabancı kadın onlara ayda altı frank verebileceğini söyler. Bu sözü duyan Bay Tenardiye yedi franktan aşağıya olmayacağını üstelik altı aylığının da peşin olacağını,çocuğun giyimi içinde on beş frank vermesi gerektiğini ancak bu koşullar altında çocuğu kabul edeceğini söyler.

Kadın seksen frankı olduğunu ve adamın istediklerini vereceğini söyler ve böylece pazarlık kısa sürede sona erer. Kadın o gece otelde kalır ve ertesi sabah kısa zamanda dönmek umuduyla oradan ayrılır.

Otel sahibi bir ölü soyucudur. Kadından aldığı paralarla borçlarını ödemiştir fakat çocuğa gereken ilgiyi göstermemiştir.

Çocuğunu otel sahiplerine bırakan Bayan Fantine, Monteil-Sur-Mer kentine gelince her şeyi değişmiş bulur ve bu sırada kendisi gitgide yoksullaşmıştır.

1815 yılının sonlarına doğru yabancı biri şehre gelip yerleşmiş ve yeni buluşlarıyla yeni bir sanayi geliştirmiştir. Üç yıl sonra bu adam hem kendisini hem de çevresindekileri zengin etmiştir.

Adam köye geldiğinde bir yangın başlamıştı ve adam ölümü hiçe sayarak jandarma komutanının iki çocuğunu alevler çıkarmıştır. Cesur yabancı bu olaydan sonra Baba Madlen diye tanınmıştır. Adam çok kazanıyordur ama kazancının tümünü yoksullara harcamaktadır. Kasabaya hastane, okul ve düşkünler evi yaptırmıştır.

Kral,halka yaptıklarına karşı Baba Madlen’e şehrin valiliğini teklif etmiştir. Halkın da sürekli istek ve ricalarıyla bu görevi kabul ederek vali olmuştur. Herkese yardımcı olmaya çalışmaktadır.

1821 yılının başlarında Digne şehri piskoposunun öldüğü haberi gelmiştir şehre. Vali Madlen bu habere çok üzülmüştür. Günlerce karalar giyerek yas tutmuştur. Bu durum şehir sakinlerinin dikkatini çekmiştir ve kısa bir süre sonra Vali’yle piskopos arasında akrabalık olduğu söylentileri yayılır. Merakını yenemeyen bir vatandaş Vali’ye bunu sorar. Bu soru karşısında Vali böyle bir şey olmadığını fakat bir zamanlar onun uşaklığını yaptığını söyler.

Bu beklenmedik haberle Vali’ye gösterilen saygı tüm yörelerde dillere destan olur. Fakat bu hastalığa polis müfettişi Javert yakalanmamıştır. Bu adam tüm bakışlarını Vali Madlen üzerine çevirmiştir fakat Madlen herkese olduğu ona da içtenlikle davranmaktadır. Bir gün Fauchelevent Babanın ayağı kayar ve bir at arabasının altına düşer. Araba ağır yüklüdür ve tekerler gittikçe çamura gömülmektedir. Kaldıraç getirip ihtiyarı arabanın altından kurtarmak gerekmektedir. Tam bu sırada Vali Madlen olay yerine gelir ve canı pahasına arabanın altına girip Fauchelevent Babayı tekerleklerin altından kurtarır.

Vali Madlen, Fauchelevent Babayı kendi fabrikasının revirlerinden birine yatırır. Zavallı ihtiyar ertesi sabah başucunda Vali Madlenin bıraktığı bir zarf içinde kaybettiği atların ve kırılan arabasının bedeli olan bin frank bulur.

Fauchelevent baba iyileşmiştir fakat bacağı sakat kalmıştır. Madlen onu Paris’te bir manastıra bahçıvan yapmıştır.

Fantine memleketine döndüğünde Vali Madlen’in fabrikasında iş bulup çalışmaya başlamıştır. Her ay kızı için Tenardiye’lere düzenli para göndermektedir. Okuma yazma bilmediği için mektupları başkasına yazdırmaktadır. Sık mektup yazması, hakkında olumsuz söylentilerin çıkmasına neden olmuştur. Fabrika müdürü, bir gün Fantine’yi yanına çağırıp ona elli frank vermiş ve Madlen’in kendisini işten çıkarmak istediğini söylemiştir. Oysa ki Madlen’in hiçbir şeyden haberi yoktur. Bir gün Tenardiyeler’den mektup gelir. Çocuğu hasta olduğu için elli frank istemektedirler. Fantine elindeki son parayı hemen postayla göndermiştir. Kısa bir süre sonra başka bir mektupta çocuğuna çok masraf yapıldığını ve yüz frank göndermezse çocuğu sokağa atacakları yazmaktadır.

Fantine’nin bütün parası bitmiştir ve bu parayı bulmak için saçlarını berbere, ön dişlerini dişçiye satarak elli frank toplayabilmiştir ve son durumuyla on beş yaş birden ihtiyarlamıştır gibi görünmektedir. Fantine, bunlara neden olan Madlen Baba’ya lanetler yağdırmaktadır.

Bir gün sokakta yürürken, birkaç sokak serserisi ona saldırır ve bu durum karşısında Fantine kendini savunmak için adamları tırmalamaya başlamıştır. Bağrışmalarla etrafta insanlar toplanmaya başlamıştır. Tam bu sırada Javert yanındaki jandarmalarla olay yerine gelerek jandarmalara kadını onunla birlikte karakola getirmelerini emretmiştir.

Javert, hazırladığı tutanakla Fantine’ye altı ay hapis cezası verir. Bu ceza karşısında Fantine Cosette’i düşünerek ağlamaya başlar.

Askerler Fantine’yi tam götürecekleri sırada Vali Madlen çıkagelir. Fantine gülerek Madlen’e yaklaşır ve “demek vali olacak adam sensin!” diyerek yüzüne tükürür. Müfettiş tam olaya müdahale edecekken Madlen onu engeller ve Fantine’yi serbest bırakmasını emreder. Javert serbest bırakmak istemese de Madlen büyük çabaları sonucu Fantine serbest kalır. Madlen tüm olanları yeni öğrendiğini ve bu durum karşısında üzgün olduğunu söyleyerek özür diler ve tüm borçlarının ödenerek çocuğuna kavuşacağının müjdesini verir.

Fantine bu sözler karşısında dayanamaz ve düşüp bayılır. Madlen onu fabrikasındaki revire yatırır. Ertesi gün her şeyi öğrenir ve Tenardiyeler’e bir mektup yazarak Fantine’nin borcunun bir mislisini ödeyeceğini ve çocuğu hemen Monteuil-sur-Mer’e göndermelerini ister.

Fantine’nin sağlığı kötüye gitmektedir. Tenardiye’ler parayı görünce çok şaşırmışlardır fakat çocuğu vermek istememişlerdir.

Madlen bir gün Fantine’ye Cosette’i almak için birini göndereceğini , olmazsa kendi gideceğini söylemiştir. Sonra Fantine’nin ağzından Tenrdiyeler’e bir mektup yazmıştır.

Ertesi gün gelişen olaylar sonucunda Madlen eskiden işlediği suçun cezasını başka birisinin çektiğini öğrenir ve hemen adamın cezasının kesileceği duruşmaya gider. Tam yargıç duruşmayı bitirecekken Madlen yapılan hatayı düzeltmek istediğini asıl suçlunun kendisi olduğunu itiraf eder Bu itiraf daha sonra tanıklar tarafından da onaylandı ve sonun adam serbest bırakılır.

Madlen’in gerçek adı Jan Valjan’dır ve aynı gün akşamı Javert; Jan Valjan’ı tutuklama emrini alır. Bu durum sonucunda Fantine yeniden yavrusu Cosette’i göremeyeceği duygusuna kapılarak umutsuzluk ve acı içinde son nefesini verir. Jan Valjan tutuklandıktan sonra hizmetçisine bir mektup yazıp Fantine’nin cenaze masraflarının karşılanmasını ve geriye kalan servetin yoksullara dağıtılmasını söyler.

Jan Valjan, Fantine’ye verdiği sözü tutmak için ilk fırsatta kaçmıştır ce küçük Cosette’i bulmak için Monfermeil’e gitmiştir. Jan Valjan ormanın içinden yürüyerek tarif edilen otele doğru giderken, çaresizce inleyen bir ses duyar. Bu ses küçük Cosette’e aittir. Kız su dolu kocaman bir kovanın ağırlığı altında iki büklüm yürümektedir.
Jan Valjan küçük kıza yardım eder ve onunla birlikte çalıştığı otele yani Tenardiyeler’in yanına gider ve bu sırada küçük kızın Cosette olduğunu öğrenir.

Jan Valjan otele girdiğinde Tenardiyeler’le tanışır ve bir gece orada kalacağını belirtir.

Jan Valjan ertesi sabah kalktığında Bayan Tenardiye’ye gideceğini hesabının ne kadar olduğunu sorar. Bayan Tenardiye kocasının hazırladığı yirmi üç franklık faturayı utangaç bir yüzle Jan Valjan’a uzatır. Jan Valjan makbuza bir göz attıktan sonra kazançlarının iyi olup olmadığını sorar.

Kadın utangaç bir yüzle hayır diye cevap verir ve Cosette’in kendilerine çok masraf açtığını söyler. Jan Valjan Cosette alabilmek için ilgisiz görünür ve Cosette’i birisinin onlardan alsa nasıl olacağını sorar.

Bayan Tenardiye sevinçle onu alıp götürebileceğini sevinçle söyler ve Jan Valjan gizli bir sevinçle kabul eder. Konuşmaları dinleyen Bay Tenardiye Jan Valjan ile konuşmak ister ve ona acilen bin beş yüz franka ihtiyacı olduğunu söyler. Jan Valjan hiç tereddüt etmeden üç tane beş yüzlük frankı masa üstüne atar. Paraları gören Bay Tenardiye hemen çocuğu getirir ve daha sonra Jan Valjan ile Cosette oradan uzaklaşırlar.

Jan Valjan Cosette’i Paris’e götürür ve orda eski bir eve yerleşirler. Ertesi Jan Vljan sokakta bir dilenciye para verirken dilencinin ona dik dik baktığını görür ve onun bir polis olabileceğinden şüphelenir. Eve geldiğinde hemen bütün eşyalarını toplar ve Cosette’i yanına alarak oradan uzaklaşır ve bir avluya gelir. Bu avluda topallayarak yürüyen bir ihtiyara rastlar ve adama cebinden çıkardığı paraları uzatarak bir gecelik yer istediğini söyler.

Adam geri dönerek şaşkın bir ifadeyle Jan Valjan’ın suratına bakar ve ona Madlen Baba olup olmadığını sorar. Fakat Jan Valjan bu ihtiyarı tanımamıştır. Adam kendisinin bir arabanın altından kurtardığı Fauchelevent Baba olduğu söyler. Sonunda Jan Valjan hatırlar ve Fauchelevnt’in kaldığı bayanlar manastırının arkasında bir kulübeye yerleşir. Fauchelevent onu manastıra kardeşi olarak tanıtır ve onun bahçıvan olarak işe alınmasını sağlar ve Cosette’inde manastıra kabul edilmesini sağlar.

Cosette haftada bir gün Jan Valjan’ın yanında kalmaktadır. Manastırda her şey huzur vericidir. Bu durum Jan Valjan’a büyük bir huzur vermektedir. Böylece aradan sekiz yıl geçmiştir.

Cosette eğitimini manastırda tamamlamış ve büyümüştür. Bay Jilnorman doksan yaşını geçmiştir fakat hala dimdik ayaktadır. Bir kızı, çocuğunu doğururken ölmüştür. Bay Jilnorman torununu kendisi yetiştirmek istemiş, eğer bu isteğine karşı çıkarsa onu mirasından mahrum edeceğini çocuğun babasına bildirmişti. Maryüs(çocuk)’ün babası Waterloo Savaşı sonrası albay rütbesiyle baron ünvanını almıştır. Oysa Bay Jilnorman büyük devrimin bir haydutluklar yığını olduğunu düşünüyordur. Damadının fikirlerine karşı çıkıyordur fakat torununu da çok sevmektedir.

Maryüs’ün babası Vernon’da çocuğunun hasretini çiçekleri severek gidermeye çalışmaktadır. Maryüs on yedi yaşına girmiş, koleji bitirmiş, hukuk tahsiline başlamıştır.

Bir akşam okul dönüşü dedesi elinde bir mektupla onu karşılar ve babasının ağır hasta olduğunu ve ertesi günü Vernon’a gideceğini söyler.

Maryüs’ün babası hakkındaki kanaati yılda iki mektuptan oluştuğu için Vernon’a gitmekte acele etmez. Ertesi günü Vernon’a verdiğinde gözü yaşlı hizmetçiyle karşılaşır. Albay Pontmercy iki saat önce ölmüştür. Maryüs babasının yatağının başucunda bir mektup bulmuştur. Mektupta imparatorun kendisini baron yaptığını, Jilnorman’ın bu ünvanını tanımadığını fakat onu Maryüs’ün taşıyacağından hiçbir kuşkusu olmadığını belirtir. Mektubun sonunda kendisini savaştan yaralıyken kurtaran çavuşun adı yazıyordur. Oğlu Maryüs’e eğer o adamı görürse ona iyilik yapmasını istemektedir.

Maryüs, babasının defin merasiminden sonra Paris’e dönüp öğrenimine devam etmiştir. Dedesi, babasının üniformasını ve kılıcını bir eskiciye satmıştır.

Birkaç ay sonra Maryüs bir gün kiliseye duaya gider. Merasim başlamadan yanına yaklaşan yaşlı biri ona eski yerine oturduğunu söyler. Maryüs yan sandalyeye geçer. Bu sırada adam konuşmasında oturduğu yerin eskiden Pontmercy adında bir albayın olduğunu söyler. Kiliseye duaya getirilen oğlunu uzaktan görmek için geldiğini fakat bundan çocuğun haberi olmadığını söyler. Çocuğun anne tarafının ailesi bir miras meselesini araya sokarak çocuğu görmesini engellediklerini fakat kendisine göre siyasi inançları nedeniyle çocuğunu ondan ayırdıklarını söyledi.

Maryüs, bir tesadüf eseri babası hakkındaki gerçeği acı da olsa öğrenmişti. O günden sonra babasının bütün hayatını öğrenmeye çalıştı.

Maryüs dedesi ile babası yüzünden tartışmış ve dedesinin evini bir daha dönmemek üzere terk etmiştir. Ertesi günü fakültede yeni birisiyle tanışmıştır. Bu kişi, “Maryüs Ponmersi” dendiğinde “burada” diyen ve bu yüzden okuldan kaydı silinen biridir. Adı Legi’dir. Maryüs, olayı duyunca çok üzülmüştür fakat arkadaşı onun aksine çok neşelidir.

Maryüs’ün siyasal düşünceleri yüzünden evden kovulduğunu öğrenince çok üzülmüştür. Onu teselli ederek kendi otelinde birlikte kalabileceğini söyler.
Maryüs, geceleri çeviri yaparak gündüzleri hukuk fakültesine devam ederek okulunu bitirir. Kaldığı oda Legi Kurfeyrak’ındır. Bu oda eskiden Jan Valjan ile Cosette’in Paris’e ilk geldiklerinde yerleştikleri eski evdi.

Kısa zamanda yürekliliği ve çalışkanlığıyla Maryüs yoksul olmaktan çıkmıştır. Almanca ve İngilizce Öğrenmiştir. Pek hukuk davaları almıyor onun yerine çeviri ve gazete makalelerine derleme yapmaktadır. Bu iş ona yılda yedi yüz frank kazandırmaktadır. Boş zamanlarında yürüyüşlere çıkıp bol bol düşünerek hayaller kurmaktadır.

Yirmi yaşında yakışıklı bir genç olan Maryüs, Lüxemburg Parkı’nda her gezmeye çıkışında, genç bir kızla yaşlı bir adamın kanepede yan yana oturduklarını görmektedir. Bu çiftin önlerinde her geçişinde yüreği tarifsiz çarpıntılar içinde atmaktadır. Bir gün onları oturdukları eve kadar izler. Fakat durumu anlayan yaşlı adam, hemen oturduğu semtteki evi değiştirdi ve bir daha Lüxemburg Parkı’na uğramaz olmuştur. Bu olay Maryüs için bir darbe olmuştur ve bütün aramalarına rağmen yaşlı adam ve kızı bulamadı.

Maryüs, yaşlı adam ve kızını bir türlü aklından çıkaramıyordu. Bir gün Tenardiye’nin kızı Eponin’i görmüştür. Maryüs Eponin’e yaşlı adamın adresini sorar. Kız bunun kendisi için çok kolay olduğunu söyler.

Bir hafta sonra Eponin dediğini yapar ve Maryüs’e kızın adresini verir. Maryüs, verilen adrese hemen gider. Gördüğü ev büyük bir bahçe içinde müstakil bir evdir. Maryüs, yaşlı adamın ve komşularının dikkatini çekmemek için elinden geleni yapar.

Bir gün genç kızı bahçenin köşesinde otururken görür fakat yanına yaklaşmaz. Genç kız ikinci gün aynı yerde otururken üzerine taş konmuş bir mektup bulur. Mektupu açıp okuduğunda içi kalbinin atışı hızlanır çünkü bu mektubun Lüxemburg Parkı’nda kendisini tatlı bakışlarla süzen gençten geldiğini anlar.

Ertesi akşam güzel giyinip aynı yere oturur. Kısa bir zaman sonra arkasında bir gölge görür. Dönüp baktığında onun olduğunu görür.

Genç adam özür dileyerek lafa girer ve hayatın onun için yaşanmaz hale geldiğini, geçen akşam kızı dinlediğini ve onu taparcasına sevdiğini söyler.
Bu sözler üzerine genç kız heyecanlanır. Maryüs, kızı kolları arasına alır. Genç kız Maryüs’ün elini kalbinin üzerine koyar ve bu sırada Maryüs oradaki mektubu hissederek Kendisini sevip sevmediğini sorar. Genç kız bunu zaten bildiğini söyler ve tanışırlar.

O gece birlikte oturup birbirlerini yakından tanımaya çalışmışlardır. Ve bu durum 1832 yılının Mayıs ayı boyunca her akşam böyle devam etti.

Bir akşam Cosette oradan ayrılacaklarını söyler. Bu haber üzerine Maryüs çok üzülür ve kendisinin bu durumdan sonra yaşayamayacağını söyler. Cosette, onunda kendileriyle gelip gelemeyeceğini sorar. Maryüs Pasaport parası bulmasının imkansız olduğunu söyler. Cosette bu durumu babasına açacağına söz verir. Maryüs adresini, “Camcılar Sokağı No:16”, yazarak oradan ayrılır.

Jan Valjan, manastırdan çıktıktan sonra, Sorguç Sokağı’ndaki evi kiralamıştır. Bir gün parkta dolaşırken Javert ile karşılaşır. Üstündeki elbiselerin farklı olması nedeniyle Javert onu tanıyamaz ve Jan Valjan o günden sonra daha dikkatli davranmaya başlar.

Ayaklanmalar Paris’i kuşkulu kimselerin bulunduğu bir ortama dönüştürmüştür. Bu nedenle Jan Valjan Paris’ten ayrılmaya karar verir.

Bir akşam Maryüs, Cosette’i eski buluştukları yerde arar fakat bulamaz. Tam o sırada Eponin’i görür. Eponin Maryüs’e arkadaşlarının onu Kenevir sokağındaki barikatlarda beklediğini söyler.

Maryüs hemen evine koşup silahlarını alır ve Kenevirciler sokağına doğru yol alır. Maryüs sokağa vardıktan iki saat sonra hükümet güçleriyle göstericiler arasında çatışma başlar. Yalnızca Hal ahallesi’nde üniversite öğrencileri il işçiler yirmi yedi adet barikat kurmuşlardır.

Bu çatışmalar sırasında Anjobra ismimde bir adam Javert’i yakalar ve onu bir direğe bağlayarak, barikat düşmeden on dakika önce kurşuna dizileceğini söyler.

Uzun çatışmalardan sonra Maryüs öldürülmek istenir fakat ona doğrultulan namlunun ucuna Eponin elini koyar ve Maryüs’ün yaralanmasını hatta ölmesini engeller ve bir süre sonra Maryüs’ün yanına gelerek ona bir mektup verir ve daha sonra başı yana düşerek ölür.

Maryüs hemen yandaki salona girer ve mum ışığında Eponin’in verdiği mektubu okumaya başlar. Mektupta Cosette hemen yola çıkmaları gerektiğini, o, akşam Silahlı Adam Sokak No:7’de kalacaklarını söyler.

Maryüs biraz düşündükten sonra not defterinden bir sayfa kopararak, evlenmelerinin imkansız olduğunu, kendisinin şansı olmadığını, o akşam evlerine geldiğini fakat onu bulamadığını, verdiği sözü tuttuğunu ve öleceğini yazar. Son olarak onu çok sevdiğini ve onun bu mektubu okuduğu zaman kendi ruhunun onun yanında olacağını ve ona gülümseyeceğini söyler.

Gayroş’u çağırıp yazdığı mektubu, yazdığı adrese ulaştırmasını ister. Bu isteği hemen yerine getiren Gayroş mektubu kaptığı gibi karanlıkta kaybolur.

Jan Valjan, Sorguç sokağındaki eşyalarını toplamadan kaçmak ister fakat tam bu sırada Cosette’in yazdığı mektubun kurutma kağıdının üzerine geçtiğini görür. Bu satırları tuvaletteki aynada okuduğunda bir acı hisseder. Kağıtta Cosette: “Sevgilim ne yazık ki, babam hemen yola çıkmamızı istiyor. Bu akşam Silahlı Adam sokağı No:7’de kalacağız…” demektedir.

Sokağa çıkıp bir taşın üzerine oturur. Her taraftan silah sesleri gelmektedir. Tam bu sırada buz gibi alaylı bir ses duyar. Bu ses Gayroş’un sesidir. Gayroş bu sokakta oturup oturmadığını sorar. Jan Valjan evet diye cevap veriri. Gayroş ona 7 nolu evi gösterip gösteremeyeceğini sorar. Bu sözler üzerine Jan Valjan’ın zihninde aniden şimşekler çakar ve beklediği mektubu mu getirdiğini sorar. Gayroş onun bir erkek olduğunu söyler fakat Jan Valjan bu mektubu kendisinin alması için görevlendirildiğini söyler. Gayroş mektubu verir ve hızla oradan uzaklaşır.

Jan Valjan mektubu okuduktan sonra kapıcıya belirli talimatlar verir ve daha sonra bir kaç barikatı aşıp Mondetur Sokağı’na gelir.

Jan Valjan’ın devrimciler arasına katılması Maryüs’ü pek etkilemez fakat bu olanlar Jan Valjan için bir rüyadan farksızdır. Javert, Jan Valjan’ın görünce çok doğal bir hareket olduğunu, bir kürek mahkumunun ait olduğu yeri bulduğunu söyler.

Uzun çatışmalardan sonra Gayroş ölür Sokağın ucunda omuzlarında baltalarıyla itfaiyeciler görünür. Yol aşmak için askerlerin önünde yürümektedirler. Devrimciler kaldırım taşlarını kucaklayıp evlere sığınmaya başlamışlardır. Bı sırada Anjobra’nın gözü Javert’e takılır ve ona onu unuttuğunu sanmamasını, orada çıkacak son kişinin onun kafasını patlatacağını söyler. Tam bu sırada Jan Valjan bu görevin kendisine verilmesini ister. Anjobra bunu kabul ederek onu arka sokağa götürmesini ve orada işini halletmesini söyler.

Jan Valjan elinde tabancası, Javert’i ellerinin bağlandığı ipi çekerek arka sokağa götürür ve orada ellerinin ipini keserek onu serbest bırakır.

Javert arkasını dönüp hızlı adımlarla oradan uzaklaşmaya başlar. Bir süre sonra bir kurşunla Maryüs’ün köprücük kemiği kırılır tam yere düşüp bayılacağı sırada Jan Valjan onu tutar ve omzuna alarak ateş çemberinden uzaklaştırmaya başlar. O anda ateş çemberinden kurtulmanın en iyi yolu bir lağım deliğine girerek oradan uzaklaşmaktır ve Jan Valjan bunu yaparak lağım deliğinin içerisinde temkinli adımlarla ilerlemeye başlar. Uzun bir yürüyüşten sonra önünde büyük bir aydınlık görür. Fakat Fakat burası kemer şekline bir demirle kapatılmıştır. Üzerinde kocaman bir kilit vardır.

Tam bu sırada tanıdık bir sesle karşılaşır. Bu ses Tenardiye’nin sesidir. Bay Tenardiye para karşılığı demirin kilidini açacağını söyler. Tenardiye Jan Valjan’ı tanımamıştır. Jan Valjan otuz frank vererek oradan çıkmayı başarır. Dışarı çıktıktan kısa bir süre sonra Javert’i görür ve ondan kendisine yardım etmesini ister ve Javert onu Bay Jilnorman’ın evine getirir. Bay Jilnorman torununu görünce telaşa kapılır ve herkes seferber olur. Bu sırada Jan Valjan evine son bir defa girmek istediğini ve daha sonra jendisini tutuklayabileceğini söyler. Javert Jan Valjan’ı arabasıyla evine bırakır ve daha sonra oradan uzaklaşır.

Javert kendisinin bir kürek mahkumu tarafından ölümden kurtarılmasını gururuna yediremez ve intihar ederek ölür.

Dört ay sonra Maryüs iyileşir ve yasal engellerin hepsi kalktıktan sonra Maryüs ve Cosette evlenirler.

Uzun bir süre sonra Jan Valjan Maryüs ve Cosette’in yanında bulunduğu bir zamanda vefat etmiştir. Bu ölüyü iki adet gümüş şamdan aydınlatmaktadır.

Şiirler

10 KASIM TÜRKÜSÜ
Atatürk! Anıtkabir devrimlerini söyler
Bozkır ovalarına, Erciyes’e, Ağrı’ya
Ulusun egemen olduğunu
Özgür olduğunu
Haykıracağım haykıracağım işte
Senin sustuğunca! “”

Yolunda yürüyeceğim Atatürk;
Ana baba oğul kız
Dere tepe bucak köy
Yeryüzü yaşamalarımla değil
Oralarda, senin gittiğince!

Atatürk, taşıyacağım
Çanakkale’de, Sakarya’da, Çankaya’da, al al
Senin taşıdığını;
Yurdun gök ülküsü
Dalgalanırken Senin bayrağını yücelteceğim.
Senin çıktığınca.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

MUSTAFA KEMAL’İ DÜŞÜNÜYORUM
Mustafa Kemal’i düşünüyorum;
Yeleleri alevden al bir ata binmiş
Aşıyor yüce dağları, engin denizleri.
Altın saçları dalgalanıyor rüzgarda,
Işıl ışıl yanıyor mavi gözleri.

Mustafa Kemal’i düşünüyorum;
Yanmış, yıkılmış savaş meydanlarında
Destanlar yaratıyorlar cihanın görmediği
Arkasından dağ dağ ordular geliyor
Her askeri Mustafa Kemal’i gibi

Mustafa Kemal’i düşünüyorum;
Gelmiş geçmiş kahramanlara bedel
Hükmediyor uçsuz bucaksız göklere.
Al bir ata binmiş yalın kılıç
Koşuyor zaferden zafere

Mustafa Kemal’i düşünüyorum;
Ölmemiş bir kasım sabahı
Yine bizimle beraber her yerde
Yaşıyor dört köşesinde vatanın,
Yaşıyor damar damar yüreklerde.
Mustafa Kemal’i düşünüyorum;
Altın saçları dalgalanıyor rüzgarda;
Mavi gözleri ışıl ışıl, görüyorum.
Uykularıma giriyor her gece.
Ellerinden öpüyorum.

Ümit Yaşar Oğuzcan

ATATÜRK
Atatürküm eğilmiş vatan haritasına
Görmedim tunç yüzünü böylesine geceler
Atatürk neylesin memleketin yarasına
Uçup gitmiş elinden, eski makbul çareler
Nerede İstiklal harbinin o mutlu günleri
Türlü düşmana karşı kazanılan zaferi
Hiç sanmam, öyle ağarsın bi daha tan yeri Atatürküm ben ölecek adam değildim
der Git hemşerim, git kardeşim toprağına yüz sür O’dur karşı kıyıdan cümlemizi düşünür Resimlerinde bile melül mahzun görünür Atatürküm kabrinde rahat uyumak ister

Cahit Sıtkı Tarancı

ONSUZ
Ah işte duyuyorum mesut günler içinden
Sana “Sevimli yüzün asla solmasın” diyen
Bütün adınla dolu sevinç şarkıları… –
Sen öldüğün için mi şimdi bayraklar yarı!
Ah işte görüyorum seni gördüğüm günü
Altından, alkışlarla geçiyorsun bir tak’ın
O gün bana gelmiştin babamdan daha yakın.
Meğer duyacakmışım bir sabah öldüğünü…
Meğer görecekmişim bir sabah gidişini
İstanbul’un önünden son defa geçişini…
Bizler seninle nasıl, ah nasıl beraberdik
Bizler ki az sıkılsak “O başımızda” derdik
Nasıl yok bileceğiz, O güzel güneş yüzü
Ana, baba değil bu, bizler Ata öksüzü…
Tatmadık, bilmiyoruz bu bambaşka yarayı
Öğret bize yarabbi, ah O’nsuz yaşamayı…

Ziya Osman Saba

ON KASIM’LARDA YÜRÜMEK
Atatürk’üm işte 10 Kasım yine
Dalgalanır ağaçlarla oğullar
Dalgalanır oğullarla nineler
Dalgalanır ninelerle genç kızlar
Özlemin ta yüreğime işlemiş
Seni bulmak, seni görmek için ben
Bütün toprakaltıyla barışacağım

Ereceğim sana usta, barışta, başarıda
Öyle Güçlüsün ki
Güçleneceğim
Öyle yücesin ki, yüceleceğim
Düşüne düşüne seni kocaman kocaman
Dağlara, dağlara karışacağım

Ozan mıyım, ordu muyum, su muyum anlaşılmaz Çağlar upuzun allığı yüreğimde ülkünün Sanki bayrak bir kalemdir, sanki gökler bir kağıt
Sanki ellerim gece
Sanki ellerim gündüz
Yazacağım seni daha, bir daha
Ben senin ölümünle yarışacağım

Fazıl Hüsnü Dağlarca

ATATÜRK’E AĞIT
Edirne’den Ardahan’a kadar
Bir toprak uzanır
Boz kanatlı üveyikler üstünde uçar
Ardahan’dan Edirne’ye
Edirne’den Ardahan’a kadar

Kopdağı’nda akar bir çeşme var
Serçe parmak kalınlığında suyu
Haram etmiş gece gündüz uykuyu
Akar da akar

Samsun’un evleri denize bakar
Sokakları yosun içinde
Çaparlar, takalar, manavlar
Bilyalar gibi suyun yüzünde
Bir iner bir kalkar

İstanbul’da bir yâr sevdim
İnsanı günaha sokar
Savaştepe köprüsünden geçen tirenler
Sel olur İzmir’e akar
İzmir’in denizi kız, kızı deniz
Sokakları hem kız hem deniz kokar

Güneyde mis kokulu bir ağaç
Yuvarlak yaprakları ince
Yaz gelip de güneş vurunca
Dallarından bal akar
Bu toprak bizim yurdumuzdur Deli gönül yücesine çıkar Bir üveyik olur uçar gider Ardahan’da Edirne’ye Edirne’den Ardahan’a kadar

Cahit Kulebi

MUSTAFA KEMAL’CE

ve bir Erzurum sabahında
uzun bir savaşı düşündüm
Mustafa Kemal’ce

büyüdü ellerim ve gözlerim
Sakarya’nın doğu yakasında
dağda bir geyik gibi

o zaman çizdi Seddülbahir’i
alaca şekillerde Mustafa Kemal
savaş haritasına

sonra barut kurşun ve kan
bir nice güneşi çağırdım
Mustafa Kemal’in otağına

Abdülkadir Bulut

SANA BORÇLUYUZ TA DERİNDEN
Sana borçluyuz ta derinden
Çünkü yurdumuzu sen kurtardın
Hasta, yorgun düşmüştük
Yaralarımızı iyice sardın
Yiğittin, inanç doluydun, yapıcıydın
Sanatkardın, denizler kadar engin
Kimsenin görmediğini görürdü
Sevgiyle bakan gözlerin
Dedin ki: Bu millet, bu büyük millet
Yüzyıllar boyu geri kalmış
Bu yurt, bu güzel yurt, bizim yurdumuz
Her yanından yaralar almış
Dedin ki: Bir güzel savaşmalı
Kurmak için yeniden
Bilgiyle, inançla, coşkunlukla
“Öğün, çalış, güven”

Sana borçluyuz ta derinden
Işığısın bu yurdun
Dilimizi, ulusallığımızı öğrettin bize
Çünkü cumhuriyetimizi sen kurdun
Hürriyeti sen yaydın içimize
Halkçıyız dedin halk içinden
İnançta hür yetiştirdin bizi
Borçluyuz sana ta derinden
Devrimlerle yüceltti, çok yüceltti
Bu milleti temiz ellerin

Sana borçluyuz ta derinden
En büyüğü Mustafa Kemallerin

Cahit Külebi

GAZİ’YE TARİH
Onu tarihe sorun, yoktur eminim bir eşi
O güneş yüzlü,güneş sözlü, güneşler güneşi
Sözü halkın dilidir, gözleri hakkın ateşi
O güneş yüzlü, güneş sözlü güneşler güneşi
Yurdu sarmıştı karanlık, onu yırtıp atan O
Soğuyan kanlara bir başka hareket katan O
Kararan gözleri bir lahzada aydınlatan O
O güneş yüzlü, güneş sözlü, güneşler güneşi
İnkılap ordusu nur ordusunun rehberidir
Milletin şehperidir, memleketin şehperidir
Onu beklerdi vatan bunca zamandan beridir
O güneş yüzlü, güneş sözlü güneşler güneşi
Ayrılıp Çankaya’dan Hazret-i Gazi geliyor
Saçının haznesi zulmetleri ok ok deliyor
Şehre kalbindeki tarihi alıp yükseliyor
Bu güneş yüzlü, güneş sözlü, güneşler güneşi

Yusuf Ziya Ortaç

BÜYÜK GAZİ’YE
Sen ki hilkat denilen ummanın
En büyük incisisin
O, bu ulvi vatanın talihinin
En güzel yıldızıdır
Bir dehaet ki güneşten yüksek
Ve semavat ile ünsiyeti var
Sen dururken ona gelmez noksan
Kaplıdır toprağı zırhınla senin
Hep rehakar değil ey Gazi
Bu müsellah vatanın sen hem de
Ebedi bekçisisin Bu mesalip–zede cemiyyete sen Yeniden bir vatan ettin ihda
Görüyor şevk-i tuluunla senin
Yeni bir iyd-i zafer İstanbul
Kendi asar-ı dehanın belki
Sen de hayretçisisin
Kainatlarda tecelli buyuran
Halik’ın sende o hasiyyeti var

Abdülhak Hamit Tarhan

GİDİYOR
Gidiyor, rastgelemez bir daha tarih eşine
Gidiyor, on yedi milyon kişi takmış peşine

Gidiyor, sonsuz olan kudreti sığmaz akla
Gidiyor, göğsünü çepeçevre saran bayrakla

Gidiyor, izleri üstün birikmiş yaşlar
Gidiyor, yerde kılıçlarla eğilmiş başlar

Gidiyor, harbin o en korkulu aslan yelesi
Gidiyor, sulhun ufuklarda yanan meş’alesi

Yine bir devr açacakmış gibi en başta O var Hıçkıran seste O var, sessiz akan yaşta O var

Siliyor ruhunun ulviliği fani etini
Çiziyor ufka batan bir güneşin heybetini

Büyüyor, gökten inip toprağa yaklaştıkça
Büyüyor gitgide gözlerden uzaklaştıkça

Orhan Seyfi Orhon

MUSTAFA KEMALLER TÜKENMEZ
Tükenir elbet
Gökte yıldızlar denizde kum tükenir
Bu vatan bu topraklar cömert
Kutsal bir ateşim ki ben sönmez
İnanın Mustafa Kemaller tükenmez

Ben de etten kemiktendim elbet
Ben de bir gün göçecektim elbet
İki Mustafa Kemal var iyi bilin
Ben işte o ikincisi sonsuzlukta
Ruh gibi bir şey görünmez
İnanın Mustafa Kemaller tükenmez

Hep kardeşliğe bolluğa giden yolda
Bilimin yapıcılığın aydınlığında
Güzel düşünceler soyut fikirlerde ben
Evrensel yepyeni buluşlarda
Geriliği kovmuşum ben dönmez
İnanın Mustafa Kemaller tükenmez

Başın mı dertte beni hatırla
Duy beni en sıkıldığın an
Baştan sona her şeyiyle bu vatan
Sakın ağlamasın kasımlarda
Fatihler, Kanuniler ölmez
İnanın Mustafa Kemaller tükenmez

Halim Yağcıoğlu

ANITTEPE’DE TOPLANMIŞ TÜRKİYE’MİN TEPELERİ
Bu tepe Üç Şehitler tepesi
Sallanır kavaklar, ışıklar
Gider bulur Mustafa Kemal’in soluğu
Yurt köşesinde en uzak köyü
Karanlıklar ak olur

Bu tepe Rasattepe
Tepelerden bakıyorum ülkeme
Doruklarda Mustafa Kemal’in elleri
Bu Tınaztepe, bu Kocatepe
Düşlerimiz yaprak olur

Bu tepe İstasyon tepe
Bir ışık çakar, bir bulut sallanır
Umudumuz başak olur
Uykuların dar vaktinde geceler boyu
Türküler yaşamak olur

Bu tepe Anıttepe
Mustafa Kemal Anıttepe’den bakar Türkiye’ye Yankılanır içimizde
Eser yel, durmaz yaşam
Anıttepe bayrak olur

Mahmut Alptekin

MAVİ AYDINLIK
Yakından görmüştüm gözlerini
Mavi bir ışık akmıştı içime.
Bu büyük aydınlıkla
Dopdoluyum gene.
Kara bir çağ kapandı
Işık bakışlarınla.
Mutlu yarınlar müjdeleyen sesin
Kulaklarımızda hâlâ.
Silemez mavi aydınlığını
Atatürkleşen gönüllerden.
Ne yobazlaşan karanlık
Ne kızıl kefen.
Bunca yıl geçti aradan
Daha dünmüş gibi taptaze acın.
Yaprakları her mevsim yeşil
İçimizde diktiğin ağacın.
Mutlu bir ışıksın ufkumuzda
Bitmeyen, eksilmeyen
Dualar taşır sana kuşlar
Dünyanın dört yerinden.
Ellerin geçti alnımızdan,
En büyük tesellimiz
Dağılsın bütün karanlıklar
Daha da yücelen Türkiye’miz.

İlhan Geçer

ATATÜRK’ÜN BİR SAATİ VARDI
Atatürk’ün bir saati vardı
Yediveren gül gibi açardı

Atatürk’ün bir atı vardı
Etiler’den beri yaşardı

Atatürk’ün bir resmi vardı
Buğday tarlası gibi ağardı

Atatürk’ün bir saati vardı
Durmadı

Melih Cevdet Anday

AĞLAYALIM ATATÜRK’E
Ağlayalım Atatürk’e
Bütün dünya kan ağladı
Süleyman olmuştu mülke
Geldi ecel, can ağladı
Doğu batı cenup şimal
Aman tanrı bu nasıl hal
Atatürk’e erdi zeval
Memur mebusan ağladı
Atatürk’ün eserleri
Söyleyecek bundan geri
Bütün dünyanın her yeri
Ah çekti, vatan ağladı
Fabrikalar icat etti
Atalığın ispat etti
Varlığın Türke terketti
Döndü çarh devran ağladı
Bu ne kuvvet, bu ne kudret
Var idi bunda bir hikmet
Bütün Türkler İnön’İsmet
Gözlerimiz kan ağladı
Tren hattı tayyareler
Tükler giydi hep kareler
Semerkantla Buharalar
İşitti her yan ağladı
Siz sağ olun Türk gençleri
Çalışanlar kalmaz geri
Mareşalin askerleri
Ordular tümen ağladı
Zannetme ağlayan gülmez
Aslan yatağı boş kalmaz
Yalnız gidenler gelmez
Her gelen insan ağladı
Uzatma Veysel bu sözü
Dayanmaz herkesin özü
Koruyalım yurdumuzu
Dost değil, düşman ağladı

Aşık Veysel

« Newer Posts - Older Posts »

eXTReMe Tracker